Donald Trump'ın 2025 yılında yeniden başkanlık koltuğuna oturmasının ardından şekillenen yeni Ortadoğu politikası, İran ile kapsamlı bir barış anlaşmasını öncelikli hedef olarak belirlemişti. Ancak bu hedefe ulaşmanın yolu, beklenmedik bir şekilde Lübnan-İsrail sınırındaki kırılgan ateşkesten geçiyor. Trump yönetiminin en üst düzey diplomatik kaynaklarına göre, ABD'nin Tahran ile müzakere masasına oturabilmesi için İsrail'in Lübnan ile varılan ateşkes anlaşmasının tüm şartlarını harfiyen uygulaması gerekiyor. Aksi takdirde, Hizbullah'ın 'gerekli her türlü yolla' engelleme tehdidi, sadece iki ülke arasında değil, tüm bölgeyi içine alacak yeni bir iç savaşa kapı aralayabilir.
Stratejik Bir Denge: Ateşkesin Kalıcılığı Washington İçin Neden Kritik?
ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan üst düzey bir yetkilinin aktardığına göre, Trump yönetimi İran ile 'nükleer dosya, balistik füze programı ve bölgesel nüfuz alanı' olmak üzere üç başlıkta kapsamlı bir anlaşmaya varmayı planlıyor. Ancak bu müzakerelerin başlayabilmesi için ön koşul, Hürmüz Boğazı'nın güvenliğinin sağlanması. Boğaz'dan geçişin kontrolünü elinde bulunduran İran, Küresel petrol fiyatları üzerinde doğrudan bir baskı aracına sahip. Trump yönetimi, İran'ı masaya çekmek için boğazın açık kalmasını garanti altına almak istiyor. Bu noktada Lübnan-İsrail sınırındaki ateşkes devreye giriyor. Zira Hizbullah'ın İran'ın en önemli vekil gücü olduğu gerçeği, Lübnan'daki olası bir çatışmanın hızla bölgesel bir savaşa ve boğazın kapanmasına yol açabileceğini gösteriyor.
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın son açıklamaları ise Washington'un endişelerini haklı çıkarır nitelikte. Kasım, 'İsrail'in ihlallerine karşı sessiz kalmayacaklarını ve ateşkes anlaşmasını, Lübnan'ın egemenliği söz konusu olduğunda her türlü yolla engelleyeceklerini' duyurdu. Örgütün elindeki uzun menzilli füzeler ve İran'dan sağlanan lojistik destek, bu tehdidin boş olmadığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre, Hizbullah'ın ateşkesi engelleme iradesi, aslında İran'ın müzakere masasına oturmadan önce elindeki kozları en üst düzeyde kullanma stratejisinin bir parçası.
Bölgesel Satranç: Trump'ın Diplomasisi Mi, Yeni Bir Çatışma Mı?
Trump'ın Ortadoğu'daki eli, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile olan güçlü kişisel bağına dayanıyor. Ancak Netanyahu'nun koalisyon hükümetindeki aşırı sağcı ortaklar, Lübnan ateşkesine şiddetle karşı çıkıyor. Özellikle Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, ateşkesin 'Hizbullah'a zafer kazandırdığı' gerekçesiyle anlaşmayı tanımayacaklarını açıkladılar. Netanyahu'nun bu iç siyasi baskı altında Trump'ın talebini ne kadar uygulayabileceği belirsiz. Eğer İsrail, ateşkes şartlarını ihlal eder veya uygulamazsa, Trump yönetimi Tahran'a yönelik baskı araçlarını kaybedebilir. Öte yandan, Hizbullah'ın herhangi bir saldırısı, İsrail'in Gazze'deki askeri kapasitesini kullanarak Lübnan'a kapsamlı bir kara harekâtı düzenlemesine zemin hazırlayabilir. Bu senaryo, 2006 savaşının çok daha yıkıcı bir versiyonunu beraberinde getirebilir ve bölgesel güçlerin doğrudan çatışmaya sürüklenmesine yol açabilir.
Analistler, Trump'ın bu hamlesinin aslında 'Türk modeli' olarak adlandırılan bir yaklaşıma benzediğini belirtiyor. Trump'ın hedefi, İran'ı müzakereye zorlarken, Hizbullah ve İsrail arasında bir tampon bölge oluşturarak gerilimi yönetmek. Ancak bu modelin başarılı olup olmayacağı, büyük ölçüde sahadaki güç dengelerine ve bölgesel aktörlerin iş birliğine bağlı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin ateşkes girişimine verdiği destek, İran karşıtı cephenin genişlediğini gösteriyor. Buna karşılık Rusya ve Çin, BM Güvenlik Konseyi'nde İran'a yönelik yaptırımların hafifletilmesi için girişimlerde bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'da olası bir iç savaş, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Suriye politikalarını doğrudan etkiler. Hizbullah'ın zayıflaması, Suriye'de Beşşar Esed rejiminin elini zayıflatırken; güçlenmesi ise İran'ın bölgesel nüfuzunu artırabilir. Türkiye, hem NATO müttefiki ABD ile hem de İran ile dengeli ilişkiler sürdürmeye çalışırken, bu kriz Ankara'yı bir tercih yapmaya zorlayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin enerji güvenliği açısından kritik olan Hürmüz Boğazı'nın güvenliği, herhangi bir çatışmada riske girebilir. Bu nedenle Türkiye, taraflar arasında arabulucu rolü oynayarak ve insani yardım koridorlarını açık tutarak istikrarı korumaya çalışmalıdır.