Donald Trump’ın başkanlık tarzı, giderek 1970’lerin sonunda İran rehine kriziyle boğuşan Jimmy Carter’ı anımsatıyor. Tıpkı Carter gibi, Trump da Beyaz Saray’da anlatının kontrolünü Tahran’a kaptırmış durumda. ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik kararları, İran’ın bölgesel nüfuzunu artırmasına zemin hazırlarken, Washington’un tepkileri gecikmeli ve etkisiz kalıyor. Bu durum, hem Amerikan iç siyasetinde hem de uluslararası arenada ciddi yankı uyandırıyor.
Trump ve Carter: Benzerlikler ve Ayrılıklar
Jimmy Carter, 1977-1981 yılları arasında ABD başkanlığı yaparken, İran’daki Amerikan diplomatlarının 444 gün süren rehine kriziyle sarsılmıştı. Carter’ın başarısız kurtarma operasyonu ve diplomatik çabaları, onu zayıf ve kararsız bir lider olarak göstermişti. Şimdi ise Trump, 2020’de İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürme emri vermesine rağmen, sonrasında İran’ın misillemelerine ve nükleer programındaki ilerlemelere karşı net bir strateji geliştiremedi. Trump’ın “azami baskı” politikası, İran’ı masaya oturtmak yerine direncini artırdı.
İki başkan arasındaki temel fark, Carter’ın diplomasiye öncelik vermesi, Trump’ın ise tehdit ve açıklamalarla sahneyi domine etmesi. Ancak her ikisinde de ortak nokta, İran’a karşı tutarlı bir anlatı oluşturamamak. Carter döneminde İran rejimi, Amerikan karşıtlığını körüklerken, Trump yönetimi de benzer şekilde İran’ın propagandasına karşı koyamıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
ABD’nin İran karşısındaki bu zafiyeti, Ortadoğu’da dengeleri değiştiriyor. Suudi Arabistan ve İsrail gibi müttefikler, Washington’un güvenilirliğini sorgulamaya başladı. İran, Yemen, Suriye ve Irak’ta nüfuzunu artırırken, ABD’nin füze saldırılarına tepkisi sınırlı kalıyor. Öte yandan, Trump’ın iç politikada karşılaştığı sorunlar – örneğin 6 Ocak Kongre baskını ve seçimlerle ilgili hukuki süreçler – dış politikasını da olumsuz etkiliyor. Anlatının kontrolünü kaybeden bir başkan, hem kamuoyu hem de uluslararası toplum nezdinde itibarını yitiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran geriliminin bu şekilde sürmesi, Türkiye için hem risk hem de fırsat barındırıyor. Türkiye, enerji ihtiyacının büyük kısmını ithal eden bir ülke olarak, İran üzerinden gelebilecek istikrarsızlıktan doğrudan etkileniyor. Öte yandan, ABD’nin bölgede zayıflaması, Türkiye’nin kendi güvenlik çıkarları doğrultusunda daha bağımsız adımlar atmasına alan açabilir. Ancak Türk dış politikası, bu dengeyi korumakta zorlanabilir; zira hem NATO müttefiki ABD ile hem de sınır komşusu İran ile ilişkilerini dengede tutması gerekiyor.