ABD yönetimi, İran’a yönelik politikasında yeniden “sopa, havucun olmadığı” bir yaklaşıma dönüyor. Trump döneminde başlatılan azami baskı kampanyası, İran’ın nükleer programını durdurmakta başarısız olmuş, ardından gelen geçici anlaşma da kalıcı çözüm getirememişti. Şimdi ise Washington, neden ekonomik savaş ve bombalamanın bu kez farklı bir sonuç vereceğine inandığını henüz açıklamış değil. Uzmanlar, ABD’nin elindeki seçeneklerin giderek azaldığını ve bir “Plan C” nin olmadığını belirtiyor.
Geçmiş Deneyimler: Bombalama ve Müzakere Neden Başarısız Oldu?
2018 yılında ABD, nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı çekilerek İran’a karşı “azami baskı” politikasını başlattı. Bu politika kapsamında İran’ın petrol ihracatı neredeyse sıfırlandı, bankacılık sistemi yaptırımlarla çökertildi ve ülke ekonomisi ağır darbe aldı. Ancak İran, bu baskılara rağmen nükleer faaliyetlerini durdurmadı; aksine uranyum zenginleştirme seviyesini artırdı ve uluslararası denetimleri kısıtladı.
2020 yılında ABD, İranlı General Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta düzenlediği bir hava saldırısıyla öldürdü. Bu eylem, İran’ı müzakere masasına oturtmak bir yana, bölgedeki gerilimi tırmandırdı ve İran’ın nükleer programını hızlandırmasına yol açtı. Biden yönetimi ise 2021’den itibaren dolaylı müzakerelerle anlaşmaya dönmeye çalıştı, ancak bu süreç de başarısızlıkla sonuçlandı.
Bugün gelinen noktada, ABD yeniden sert yaptırım ve askeri seçeneklere yöneliyor. Ancak eleştirmenler, bu yaklaşımın daha önce işe yaramadığını, İran’ın direncini kırmak yerine daha da katılaştırdığını hatırlatıyor. ABD yönetimi henüz “Neden bu kez farklı olsun?” sorusuna tatmin edici bir yanıt vermiş değil.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Ortadoğu’da Yeni Bir Kriz mi?
ABD’nin İran’a yönelik bu yeni baskı politikası, Ortadoğu’da geniş çaplı bir krizi tetikleme potansiyeli taşıyor. İran, ekonomik baskıya karşılık olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunabilir; bu da küresel petrol fiyatlarında ani bir yükselişe yol açar. Ayrıca İran’ın vekil güçleri olan Yemen’deki Husiler, Lübnan’daki Hizbullah ve Suriye’deki milisler, ABD ve müttefiklerine karşı saldırılarını artırabilir.
İsrail ise İran’ın nükleer programını durdurmak için ABD’yi daha sert adımlar atmaya teşvik ediyor. Ancak bu durum, ABD’nin bölgedeki diğer müttefikleri olan Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez ülkeleri arasında endişe yaratıyor. Bu ülkeler, İran’la doğrudan bir çatışmanın kendi topraklarını hedef almasından korkuyor. Avrupa Birliği ise diplomasiden yana tavrını koruyor, ancak ABD’nin baskıcı politikaları karşısında etkisiz kalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran geriliminin tırmanması, Türkiye’yi doğrudan etkileyebilecek jeopolitik bir gelişmedir. Türkiye, İran ile sınır komşusudur ve iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaptırımlar nedeniyle zaten sınırlıdır. Ancak olası bir askeri çatışma, Türkiye’nin güneydoğu sınırında istikrarsızlık yaratabilir ve mülteci akışını artırabilir. Ayrıca, İran üzerinden Türkiye’ye ulaşan enerji hatları kesintiye uğrayabilir; bu da Türkiye’nin enerji arz güvenliğini tehdit eder. Türkiye, bu krizde arabulucu rolü oynamaya çalışsa da ABD’nin baskıcı politikaları Ankara’nın elini zorlaştırmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’nin istikrar ve enerji güvenliği, ABD-İran çatışmasının seyrine bağlı hale gelmiştir.