ABD Başkanı Donald Trump'ın Güney Kore'deki askeri varlığını azaltma ve savunma taahhütlerini zayıflatma sinyalleri, sadece Seul'ü değil, Tokyo'yu da alarma geçirdi. Financial Times yazarı Leo Lewis'e göre, Güney Kore için endişe verici olan bu gelişme, Japonya için tam anlamıyla bir felaket anlamına gelebilir. Japonya, on yıllardır ABD'nin nükleer şemsiyesi ve askeri desteği üzerine inşa edilmiş savunma stratejisinin alternatifsiz olduğunu ve Tokyo'nun bu konuda bir "Plan B"sinin bulunmadığını artık kabul etmek zorunda kalıyor.
Abe ve Kishida'nın Mirası: Güvencelere Bağımlılık
Japonya, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana savunma politikasını ABD ittifakı üzerine kurmuş durumda. Anayasanın 9. maddesi, ülkenin savaş ilan etmesini ve saldırı amaçlı kara, deniz ve hava kuvvetleri bulundurmasını yasaklıyor. Bu nedenle Japonya, kendisini tamamen ABD'nin askeri korumasına emanet etmiş durumda. Eski Başbakan Şinzo Abe döneminde, 2015 yılında çıkarılan güvenlik yasalarıyla Japonya, kolektif meşru müdafaa hakkını kullanarak müttefiklerine (özellikle ABD'ye) savunma desteği sağlayabileceğini ilan etmişti. Ancak bu düzenleme bile, Japonya'nın bağımsız bir savunma kapasitesi oluşturmaktan ziyade ABD'nin angajmanını güçlendirmeye yönelikti. Şimdi ise Trump'ın Güney Kore'deki 28.500 askerini çekme veya bunların masraflarını artırma tehditleri, Japonya'nın da benzer bir baskı altında olduğunu gösteriyor. Japonya'da konuşlu yaklaşık 55.000 ABD askeri bulunuyor ve Tokyo, bu gücün maliyetinin büyük bir kısmını karşılıyor.
Bölgesel Güvenlik: Kuzey Kore ve Çin Faktörü
Bu belirsizlik, Kuzey Kore'nin nükleer ve balistik füze tehditlerinin arttığı, Çin'in ise askeri gücünü hızla modernize ettiği bir döneme denk geliyor. Kuzey Kore, son yıllarda kıtalararası balistik füze denemeleri yaparak ABD topraklarını vurabileceğini göstermişti. Japonya, bu tehdide karşı çoğunlukla ABD'nin füze savunma sistemlerine, özellikle de Aegis Ashore bataryalarına güveniyordu. Ancak bu sistemlerin kurulumu maliyet ve yerel tepkiler nedeniyle 2020'de rafa kaldırıldı. Bunun yerine Japonya, Aegis destroyerleriyle denizde füze savunması yapmayı planlıyor. Ancak bu gemilerin sayısı ve kapasitesi sınırlı. Öte yandan, Çin'in Doğu Çin Denizi'ndeki hava sahasını kontrol etme çabaları ve Tayvan'a yönelik baskıları, Japonya'nın güneybatı adaları üzerindeki baskıyı artırıyor. Japonya, 2022'de Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni gözden geçirerek savunma harcamalarını GSYİH'nın %2'sine çıkarma kararı aldı. Bu, Soğuk Savaş sonrası dönemin en büyük savunma bütçesi artışı olarak görülüyor. Ancak Lewis'in analizine göre, bu harcamalar bile ABD'nin koruması olmadan Japonya'nın tek başına caydırıcılığını sağlamaktan uzak. Japonya, nükleer silah edinme seçeneğini şimdilik dışlıyor; ancak bu durum, ABD şemsiyesinin zayıflaması halinde Tokyo'nun bu tabuyu yeniden tartışmak zorunda kalabileceğini gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin müttefiklerine yönelik güvenlik garantilerini azaltma eğilimi, yalnızca Asya-Pasifik'i değil, küresel güvenlik mimarisini de etkiliyor. Türkiye, NATO üyesi olarak benzer kaygıları paylaşıyor. ABD'nin ittifaklara bağlılığının sorgulandığı bu dönemde, Türkiye'nin kendi savunma sanayisini geliştirme ve çok yönlü dış politika izleme çabaları daha da anlamlı hale geliyor. Türkiye, S-400 hava savunma sistemi alımı ve ABD'nin yaptırımları nedeniyle F-35 programından çıkarılmıştı. Bu deneyim, Ankara'nın dış güvenlik garantilerine tamamen bağımlı kalmak yerine alternatif arayışlarını sürdürmesine neden oldu. Japonya'nın yaşadığı bu belirsizlik, Türkiye'nin stratejik otonomi arayışını haklı çıkarır nitelikte. Ancak Türkiye, Japonya'dan farklı olarak aktif bir orduya sahip ve nükleer şemsiye yerine geleneksel caydırıcılık ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Bu, küresel güç dengelerinin değiştiği bir dönemde Türkiye'ye belirli bir esneklik sağlıyor.