ABD Başkanı Donald Trump'ın seçim kampanyasının merkezinde yer alan 'güç yoluyla barış' (peace through strength) söylemi, İran'a yönelik geniş çaplı bir savaşın eşiğine gelinmesiyle birlikte ciddi bir çelişkiye düştü. Trump yönetimi, Tahran'ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetlerine karşı aldığı sert tavrı askeri bir operasyona dönüştürürken, bu durum hem Amerikan kamuoyunda hem de uluslararası toplumda büyük yankı uyandırdı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamalarda, operasyonun 'önleyici' nitelikte olduğu ve ABD'nin ulusal güvenliğini korumayı hedeflediği belirtilirken, eleştirmenler bu adımın Trump'ın söz verdiği 'savaşlardan çekilme' politikasıyla taban tabana zıt olduğuna dikkat çekiyor.
Gelişmenin Arka Planı: İran'a Yönelik Artan Baskılar
Trump yönetimi, göreve geldiği ilk günden itibaren İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikasını benimsemiş, 2018 yılında nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı olarak çekilerek Tahran'a ekonomik yaptırımları yeniden uygulamaya koymuştu. Ancak bu politikaların, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırması ve bölgedeki vekil güçler aracılığıyla ABD çıkarlarına yönelik tehditleri artırması, tansiyonu sürekli yükseltmişti. Son haftalarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerginlikler ve İran destekli grupların Irak'taki ABD üslerine düzenlediği saldırılar, Washington yönetimini harekete geçmeye iten son damlalar oldu.
Pentagon kaynaklarına göre, başlatılan operasyon öncelikli olarak İran'ın devrim muhafızlarına ait komuta merkezleri, istihbarat tesisleri ve füze rampalarını hedef alıyor. Ancak uzmanlar, bu tür bir müdahalenin İran'ın nükleer programını durdurmayacağı gibi, bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği konusunda uyarıyor. Stratejik olarak ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığının artırılması, Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel müttefikleri memnun etse de, küresel enerji piyasalarında yeni bir fiyat şokuna yol açabileceği belirtiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Rusya ve Çin'in Rolü
İran'a yönelik askeri operasyon, yalnızca ABD-İran ilişkilerini değil, aynı zamanda büyük güçler arasındaki dengeleri de etkileme potansiyeline sahip. Rusya ve Çin, İran'la yakın ekonomik ve askeri işbirliği içinde olmaları nedeniyle bu gelişmeyi yakından izliyor. Moskova yönetimi, Tahran'a yönelik her türlü askeri müdahaleye karşı olduğunu açıklarken, Pekin de Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde İran'ı destekleyebileceğinin sinyallerini veriyor. Bu durum, ABD'nin operasyonunun uluslararası hukuk açısından meşruiyeti konusundaki tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Öte yandan, Avrupa Birliği ülkeleri, ABD'nin tek taraflı müdahalesini 'endişe verici' olarak nitelendirirken, diplomasiye dönülmesi çağrısında bulunuyor. Almanya ve Fransa'nın öncülüğünde yapılan açıklamalarda, nükleer anlaşmanın korunmasının hayati önem taşıdığı vurgulanıyor. Ancak Trump yönetiminin, Avrupalı müttefiklerinin bu çağrılarına rağmen operasyonu sürdürme kararlılığı, NATO içinde de derin görüş ayrılıklarına yol açmış durumda. Bu tablo, Batı ittifakının geleceği açısından kritik bir sınav niteliği taşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki ABD operasyonu, Türkiye için doğrudan güvenlik ve ekonomi riskleri barındırıyor. Sınır komşusu olan İran'daki istikrarsızlık, Türkiye'nin güneydoğusunda yeni göç dalgalarına, terör örgütlerinin güçlenmesine ve enerji arz güvenliğinin bozulmasına yol açabilir. Türkiye'nin İran ile ticari ilişkileri ve enerji ithalatı, yaptırımların derinleşmesiyle olumsuz etkilenebilir. Ayrıca, ABD'nin bölgede artan askeri varlığı, Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla çelişen adımlar atma riskini de beraberinde getiriyor. Ankara'nın, hem ABD ile ittifak ilişkilerini korumak hem de bölgesel istikrarı sağlamak adına ince bir diplomatik denge yürütmesi gerekiyor.