ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, onlarca ülkeyle yaptığı gizli anlaşmalar çerçevesinde binlerce kişiyi sınır dışı ettiği ortaya çıktı. Kelepçelenmiş halde bir uçak yolculuğunun ardından İranlı bir kadın, varlığından haberdar olmadığı bir Afrika ülkesinde kendini buldu. Bu kişi, ABD'nin düzinelerce ülkeyle yaptığı gölgeli anlaşmalar sonucu sınır dışı edilen binlerce kişiden sadece biri. Derinlemesine bir soruşturma, bu 'güç gösterisi' politikasının ayrıntılarını gözler önüne seriyor.
Gizli Anlaşmaların Arka Planı
Trump yönetiminin göçmenlik politikaları, başkanlığı süresince sert tedbirlerle şekillendi. Ancak son ortaya çıkan bilgiler, sınır dışı işlemlerinin görünenden çok daha karmaşık ve uluslararası hukuku zorlayan bir zeminde yürütüldüğünü gösteriyor. Üst düzey yetkililerin açıklamalarına göre, yönetim çeşitli ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak, sınır dışı edilecek kişilerin bu ülkelere gönderilmesini sağladı. Bu anlaşmaların çoğu kamuoyundan gizlendi ve kongre denetiminden kaçırıldı.
Söz konusu anlaşmaların, özellikle Orta Doğu, Afrika ve Asya'daki bazı ülkelerle yapıldığı belirtiliyor. Anlaşma yapılan ülkeler arasında, insan hakları ihlalleriyle bilinen veya göçmenleri geri kabul etmeye isteksiz olan devletler de bulunuyor. Trump yönetiminin, bu ülkelere mali yardım, askeri destek veya vize kolaylıkları gibi teşvikler sunduğu iddia ediliyor. İranlı kadının hikayesi, bu politikaların nasıl işlediğine dair çarpıcı bir örnek: Kadın, ABD'de yasal oturma izni başvurusu reddedildikten sonra, hiç bilmediği bir Afrika ülkesine gönderildi. Kendisine hangi ülkeye gönderileceği önceden bildirilmedi ve varışta büyük bir şok yaşadı.
Soruşturma, sınır dışı edilen kişilerin çoğunun, hedef ülkelerle hiçbir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Bu kişiler, ne o ülkenin vatandaşı ne de o ülkede ailesi veya sosyal bağı olan bireyler. Dolayısıyla, sınır dışı işlemi, uluslararası hukuka aykırı olarak, kişilerin zorla bilmedikleri bir ülkeye gönderilmesi anlamına geliyor. İnsan hakları örgütleri, bu uygulamanın 'işkenceye varan' sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Trump yönetiminin bu gizli sınır dışı anlaşmaları, sadece ABD'nin göçmenlik politikasını değil, aynı zamanda küresel göç yönetimi ve insan hakları rejimini de derinden etkiliyor. Anlaşmaların gizliliği, uluslararası denetimi imkansız kılarken, sınır dışı edilen bireylerin yasal haklarını aramasını da engelliyor. Örneğin, İranlı kadın gibi birçok kişi, neden o ülkeye gönderildiğini bilmiyor ve ne konsolosluk ne de avukat desteği alabiliyor.
Bu politikalar, özellikle Avrupa Birliği ve insan hakları savunucuları tarafından endişeyle karşılanıyor. ABD'nin, mülteci koruma sistemini bypass ederek, kişileri keyfi olarak üçüncü ülkelere göndermesi, 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne aykırılık teşkil ediyor. Ayrıca, bu tür anlaşmalar, hedef ülkelerdeki insan hakları durumunu da kötüleştirebilir; zira bu ülkeler, kendi vatandaşı olmayan kişileri kabul etmeye zorlanıyor ve onlara yeterli koruma sağlayamıyor.
Trump yönetiminin 'güç gösterisi' olarak nitelendirilen bu politikası, aslında uluslararası hukuku ve insan onurunu hiçe sayan bir yaklaşımın ürünü. Soruşturma, sınır dışı edilenlerin sayısının binlerle ifade edildiğini, ancak gerçek rakamın çok daha yüksek olabileceğini gösteriyor. Zira birçok sınır dışı işlemi kayıt altına alınmıyor veya kamuoyuyla paylaşılmıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin gizli sınır dışı anlaşmaları, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren sonuçlar doğurabilir. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla göç yollarının kesişim noktasında yer alıyor ve Suriye, Afganistan, İran gibi ülkelerden gelen göçmenlere ev sahipliği yapıyor. Eğer ABD, İranlılar veya diğer milletlerden kişileri Türkiye'ye sınır dışı etmek için benzer anlaşmalar yaparsa, bu durum Türkiye'nin göç yükünü artırabilir ve sosyal dokuyu zorlayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin insan hakları sicili uluslararası alanda sorgulanırken, bu tür anlaşmalara taraf olması halinde eleştirilerin dozu artabilir. Türk dış politikası açısından, ABD ile göç konusunda yapılacak işbirliklerinde şeffaflık ve uluslararası hukuka uygunluk ön planda tutulmalı. Bu gelişme, Türkiye'nin göç yönetimi ve insan hakları politikalarını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini gösteriyor.