ABD Başkanı Donald Trump, hafta başında uzun süredir beklenen ve ABD ile İran arasındaki savaşı sona erdirme amacı taşıyan bir anlaşmayı kamuoyuna duyurdu. Ancak bu anlaşma, daha ilk günden itibaren en üst düzey yönetim yetkilileri arasında bile ciddi şüphelerle karşılandı. Savaşın bitişine yönelik umutları yeşerten bu adım, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da aralarında bulunduğu isimler tarafından 'kırılgan' olarak nitelendiriliyor. Yetkililer, anlaşmanın uygulanabilirliği ve uzun vadede tarafları bağlayıcılığı konusunda endişelerini dile getirirken, bu durum Trump yönetiminin kendi içinde bir güven bunalımı yaşadığına işaret ediyor.
Anlaşmanın perde arkası: Zafer mi, ateşkes mi?
Trump’ın açıkladığı anlaşma, resmi olarak 'barış anlaşması' olarak tanımlansa da, içerik itibarıyla daha çok bir ateşkes ve müzakerelere dönüş belgesi niteliği taşıyor. İran’ın nükleer programının sınırlandırılması, bölgesel milis güçlerinin kontrolü ve ABD’nin ekonomik yaptırımlarının kademeli olarak kaldırılması gibi maddeler içeren belge, taraflar arasında aylardır süren kapalı kapı görüşmelerinin ürünü. Ancak Beyaz Saray içindeki kaynaklara göre, Savunma Bakanı Hegseth, anlaşmanın İran’ın nükleer silah elde etme hedefini tamamen ortadan kaldırmadığını, sadece ötelediğini düşünüyor. Dışişleri Bakanı Rubio ise anlaşmanın İran’ın bölgedeki vekil güçleri üzerindeki etkisini zayıflatma konusunda yetersiz olduğunu savunuyor. Her iki bakan da anlaşmanın denetim mekanizmalarının zayıf olduğunu ve İran’ın olası bir ihlali durumunda ABD’nin elinin kolunun bağlanacağından endişe ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Ortadoğu’da yeni denklem
ABD-İran anlaşması, sadece iki ülke arasındaki bir mutabakat değil; aynı zamanda Ortadoğu’nun jeopolitik dengelerini de kökünden değiştirme potansiyeli taşıyor. Anlaşmanın hayata geçmesi halinde, İran üzerindeki ekonomik baskının hafiflemesi, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu artırmasına yol açabilir. Bu durum, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Körfez ülkelerinde endişeyle karşılanıyor. İsrail ise anlaşmayı varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve haftalardır Washington nezdinde anlaşmanın rafa kaldırılması için yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyor. Öte yandan Rusya ve Çin, anlaşmayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Moskova, anlaşma sonrası İran’la enerji ve savunma iş birliğini derinleştirme planları yaparken, Pekin de Tahran’a yatırım taahhütlerini artırıyor. Trump yönetiminin içindeki bu kuşkulu hava, anlaşmanın uygulanma sürecinde ciddi pürüzler yaşanabileceğine işaret ediyor. Hegseth ve Rubio gibi kilit isimlerin anlaşmaya duyduğu güvensizlik, kongrede anlaşmanın onaylanmasını da riske atıyor. Demokratlar, anlaşmayı 'çok zayıf' bulurken, bazı Cumhuriyetçi senatörler de anlaşmanın Senato’dan geçmesi halinde dahi uygulanabilirliğinin sorgulanabilir olduğunu belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran anlaşmasının kaderi, Türkiye’nin güvenlik ve enerji politikaları açısından belirleyici olacak. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi halinde, İran üzerindeki yaptırımların hafiflemesi Türkiye’nin doğalgaz ve petrol tedarikinde alternatif bir kaynak yaratabilir. Ancak anlaşmanın kırılgan yapısı ve ABD yönetimi içindeki güvensizlik, bölgede istikrarsızlığın devam edeceğini gösteriyor. Türkiye, İran’ın bölgesel nüfuzunun artmasından endişe eden Suudi Arabistan ve İsrail’in aksine, Tahran’la pragmatik ilişkiler yürütüyor. Ankara, bu anlaşma sürecinde hem Washington hem de Tahran’la diyaloğu sürdürerek, olası bir nükleer krizin kendi sınırlarına sıçramasını engellemeyi hedefliyor. Öte yandan, anlaşmanın başarısız olması, Suriye ve Irak’ta yeni bir çatışma dalgasını tetikleyebilir ve Türkiye’nin bu ülkelerdeki askeri varlığını doğrudan etkileyebilir.