Eski ABD Başkanı Donald Trump, 11 Eylül saldırıları ile İran arasında bağlantı kurarak, El Kaide'ye karşı başlatılan mücadelenin İran'a yönelik savaşla aynı olduğunu öne sürdü. Trump, 'İşte bu yüzden savaşıyoruz' ifadesiyle, Cumhuriyetçi selefi George W. Bush döneminde başlatılan terörle mücadeleyi, şu anda yedinci ayına giren ABD-İsrail ortak savaşına bağladı. Açıklama, bölgede artan gerilim ve savaşın seyri açısından dikkat çekici bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
11 Eylül'den İran'a: Uzanan bir gerekçe
Donald Trump'ın açıklamaları, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin başlattığı 'Teröre Karşı Küresel Savaş' doktrinini yeniden gündeme taşıdı. O dönemde Başkan George W. Bush, El Kaide ve Taliban'a karşı Afganistan'a askeri müdahale başlatmış, daha sonra Irak'a da müdahale edilmişti. Trump, bu mirası şimdi İran'a yönelik savaşın meşruiyet zemini olarak kullanıyor. Ancak uzmanlar, İran'ın 11 Eylül saldırılarındaki rolüne dair somut bir kanıt bulunmadığını belirtiyor.
Trump'ın sözleri, ABD-İsrail ittifakının İran'a yönelik yürüttüğü ve yedinci ayına giren askeri operasyonların arka planında geliyor. Savaş, bölgesel istikrarı ciddi şekilde sarsmış, petrol fiyatlarını dalgalandırmış ve küresel güvenlik mimarisini etkilemiş durumda. Trump yönetimi döneminde İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikası izlenmiş, 2018'de nükleer anlaşmadan çekilinmişti. Şimdi ise savaş, bu politikaların bir uzantısı olarak görülüyor.
Trump'ın konuşmasında, İran'ın Orta Doğu'daki etkisine ve milis gruplara verdiği desteğe atıf yaptığı, bunu 11 Eylül sonrası güvenlik tehditleriyle ilişkilendirdiği anlaşılıyor. Ancak bu tür bir bağlantı, tarihsel gerçeklerle örtüşmüyor; zira 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren El Kaide, İran'la ideolojik olarak rakip konumda. Yine de Trump, İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolünü öne çıkararak, savaşın gerekliliğini savunuyor.
Bölgesel ve küresel yansımalar
ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşı, yedinci ayında da şiddetini koruyor. Çatışmalar, başta Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen olmak üzere geniş bir coğrafyaya yayılmış durumda. İran, vekil güçleri aracılığıyla karşılık verirken, bölgede mezhepsel ve jeopolitik gerilimler derinleşiyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, İran'ın nükleer programı ve balistik füze denemelerinden endişe duyuyor. Rusya ve Çin, savaşa karşı diplomatik çözüm çağrısı yaparken, Batılı müttefikler İsrail'in güvenlik kaygılarını paylaşıyor.
Trump'ın açıklamaları, ABD iç siyasetinde de yankı buluyor. 2024 başkanlık seçimlerine giden süreçte, Cumhuriyetçi tabanın büyük bir kısmı İran'a karşı sert bir tutum sergilenmesini destekliyor. Trump, bu söylemle hem eski Başkan Bush'un mirasına atıfta bulunuyor hem de İran'a yönelik savaşın devamı halinde kendisinin daha etkili olacağı mesajını veriyor. Ancak eleştirmenler, bu tür bir söylemin bölgede yeni bir savaşın kapısını aralayabileceği uyarısında bulunuyor.
Uluslararası hukuk açısından, İran'a yönelik savaşın meşruiyeti tartışmalı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden açık bir yetki bulunmuyor. ABD, saldırıları 'önleyici meşru müdafaa' kapsamında değerlendiriyor. Ancak birçok hukukçu, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Savaşın uzaması, insani krizleri de derinleştiriyor; İran'da sivil kayıplar artıyor, bölge ülkelerine mülteci akını yaşanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşı ve Trump'ın 11 Eylül'le bağlantı kurması, Türkiye için çok boyutlu riskler taşıyor. Türkiye, İran'la uzun bir sınırı paylaşıyor ve ticari ilişkileri bulunuyor. Savaşın uzaması, sınır güvenliği, enerji arzı ve mülteci akını açısından Ankara'yı doğrudan etkiliyor. Ayrıca Türkiye, bölgede diplomatik çözüm arayışlarını destekliyor ve İran'ın istikrarının kendi güvenliği için kritik olduğunu düşünüyor. Trump'ın söylemi, Türkiye'nin bölgesel denge politikasını zorlaştırabilir ve NATO içinde yeni gerilimlere yol açabilir. Türkiye, taraflar arasında arabuluculuk yapabilecek konumda.