İklim yetkilileri, Tibet Platosu'ndaki buzulların giderek daha dengesiz hale geldiğini ve bunun daha fazla çöküşe ve beraberinde felaketlere yol açabileceği uyarısında bulundu. Geçtiğimiz hafta Çin-Nepal sınırında meydana gelen katastrofik heyelan ve selde ölü sayısı artmaya devam ederken, üst düzey bir iklim yetkilisi, "Son 60 yılda..." diyerek sözlerine başladı ve bölgedeki buzul kaybının endişe verici boyutlara ulaştığını vurguladı.
Buzul Kaybı ve Artan Felaket Riskinin Arka Planı
Tibet Platosu, dünyanın en büyük ve en yüksek buzul kütlelerine ev sahipliği yapıyor. Ancak son yıllarda artan sıcaklıklar, bu devasa buzulların hızla erimesine neden oluyor. Bilim insanları, 20. yüzyılın ortalarından bu yana bölgedeki buzulların yaklaşık yüzde 20'sinin kaybolduğunu tahmin ediyor. Bu erime, sadece deniz seviyesini yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda dağlık bölgelerde ciddi bir istikrarsızlık yaratıyor.
Geçtiğimiz hafta Çin'in güneybatısındaki Tibet Özerk Bölgesi ile Nepal arasındaki sınırda meydana gelen felaket, bu istikrarsızlığın en son örneği. Şiddetli yağışların tetiklediği heyelan, bir buzul gölünün taşmasına ve ardından büyük bir sel felaketine yol açtı. Yetkililer, ölü sayısının 100'ü aştığını ve yüzlerce kişinin hâlâ kayıp olduğunu bildiriyor. Bölgede arama kurtarma çalışmaları devam ederken, altyapı ciddi hasar gördü ve birçok köy ulaşılamaz durumda.
İklim uzmanları, bu tür olayların önümüzdeki yıllarda daha sık yaşanacağı konusunda uyarıyor. Tibet Platosu'ndaki buzulların erime hızı, küresel ortalamanın oldukça üzerinde. Bölgedeki sıcaklık artışı, dünya ortalamasının neredeyse iki katı. Bu da buzulların daha hızlı çekilmesine ve buzul göllerinin daha hızlı dolmasına neden oluyor. Bu göller, doğal bir baraj gibi işlev görüyor ancak buzul erimesiyle beslenen sular, bu barajları zorluyor. Herhangi bir tetikleyici faktör — şiddetli yağış, deprem veya toprak kayması — bu barajların yıkılmasına ve ani sellere yol açabiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Tibet Platosu, Asya'nın su kulesi olarak biliniyor. Buradaki buzullar, başta Brahmaputra, Ganj, İndus, Mekong, Yangtze ve Sarı Nehir olmak üzere birçok büyük nehri besliyor. Bu nehirler, Çin, Nepal, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Laos, Kamboçya, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler için hayati önem taşıyor. Yaklaşık 2 milyar insanın su ihtiyacını karşılayan bu nehirler, buzulların erimesiyle birlikte önce su taşkınlarına, ardından su kıtlığına maruz kalabilir.
Buzul kaybı, sadece su kaynaklarını değil, aynı zamanda enerji üretimini, tarımı ve ekosistemleri de tehdit ediyor. Nepal ve Çin'in yanı sıra Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler, hidroelektrik enerji için bu nehirlere bağımlı. Buzulların çekilmesi, enerji arz güvenliğini riske atıyor. Ayrıca, tarımsal sulama için suyun azalması, gıda güvenliğini tehdit ediyor.
Uluslararası toplum, bu konuda acil önlemler alınması gerektiğini vurguluyor. Paris İklim Anlaşması kapsamında, küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlama hedefi, bu tür felaketlerin önlenmesi için kritik. Ancak mevcut politikalar, bu hedefin tutturulmasının zor olduğunu gösteriyor. Bölgesel işbirliği ve erken uyarı sistemleri, can kaybını azaltmada önemli rol oynayabilir. Çin ve Nepal, sınır ötesi su yönetimi ve afet önleme konusunda işbirliğini artırmalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Tibet Platosu'ndaki buzul kaybı ve artan felaket riski, doğrudan Türkiye'yi etkilemese de küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak dolaylı etkileri olabilir. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor. Akdeniz havzasında sıcaklık artışı ve kuraklık riski, tarımsal üretimi ve su kaynaklarını tehdit ediyor. Ayrıca, Asya'daki bu tür felaketler, küresel gıda fiyatlarını ve tedarik zincirlerini etkileyerek Türkiye ekonomisine yansıyabilir. Türkiye, iklim diplomasisinde aktif rol alarak hem kendi güvenliğini hem de bölgesel istikrarı koruyabilir.
Öte yandan, Türkiye'nin Asya ile artan ticari ve diplomatik ilişkileri göz önüne alındığında, bölgedeki istikrarsızlık yatırım ortamını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye, uluslararası iklim müzakerelerinde yapıcı bir tutum sergileyerek hem çevresel hem de ekonomik riskleri azaltma yolunda adımlar atmalı.