Amerikalı tarihçi ve yazar Michael Beschloss, ABD'nin kurucu ideallerine sırt çevirmesi halinde dünyaya örnek teşkil edemeyeceğini vurguladığı bir analiz kaleme aldı. Beschloss, “Tepenin Üstündeki Şehir” metaforunun bugün itibarını yitirdiğini ve ülkenin temel değerleri olan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarından uzaklaştıkça uluslararası alandaki otoritesini kaybettiğini belirtiyor. Bu durum, yalnızca ABD’nin iç siyasetinde değil, küresel dengelerde de önemli sonuçlar doğuruyor.
Kurucu İlkelerin Aşınması ve Yükselen Popülizm
ABD’nin kuruluş felsefesi, John Winthrop’un 1630’da dile getirdiği “tepenin üstündeki şehir” benzetmesiyle diğer uluslara yol gösterme iddiasına dayanıyordu. Ancak son yıllarda, özellikle Donald Trump döneminde yaşanan siyasi kutuplaşma, seçim sistemine olan güvensizlik ve ırkçılık karşıtı protestolar, bu idealin sorgulanmasına neden oldu. Beschloss, “Bir ülke, kurucu ilkelerini korumadığı sürece başkalarına ders verme hakkını kaybeder” diyerek, ABD’nin demokratik standartlarının zayıflamasına dikkat çekiyor. Özellikle 6 Ocak 2021’deki Kongre Baskını, Amerikan demokrasisinin ne denli kırılgan olduğunu gösterdi. Bu olay, ABD’nin otoriter rejimlere karşı verdiği mücadelede çifte standart olarak algılanmasına yol açtı.
Uzmanlara göre, ABD’nin yumuşak gücünün erozyonu, yalnızca iç siyasetle sınırlı kalmıyor. Çin ve Rusya gibi rakipler, Amerikan demokrasisinin zafiyetlerini kendi meşruiyetlerini artırmak için kullanıyor. Örneğin, Pekin yönetimi, ABD’deki ırkçılık ve silah şiddeti sorunlarını sürekli gündeme getirerek Batılı değerlerin evrenselliğini sorguluyor. Beschloss, bu noktada ABD’nin iç sorunlarını çözmeden küresel liderlik yapmasının mümkün olmadığını savunuyor.
Küresel Etkiler ve Demokrasinin Geleceği
ABD’nin itibar kaybı, yalnızca siyasi alanda değil, ekonomik ve askeri işbirliklerinde de kendini hissettiriyor. NATO müttefikleri, ABD’nin güvenilirliğini sorgulamaya başlarken, Avrupa Birliği kendi stratejik özerkliğini artırma yoluna gidiyor. Öte yandan, Orta Doğu ve Asya-Pasifik’teki ortaklar, ABD’nin bölgesel angajmanının geleceği konusunda endişeli. Beschloss, “Amerikan demokrasisi zayıfladıkça, otoriter rejimler güçleniyor” diyerek, bunun küresel demokrasiye yönelik bir tehdit olduğunu belirtiyor. 2024 başkanlık seçimleri, bu eğilimin devam edip etmeyeceği konusunda belirleyici olacak.
Ancak umut verici bazı gelişmeler de var. Sivil toplum örgütleri, medya ve bağımsız yargı, demokratik normları korumak için mücadele ediyor. Örneğin, Arizona’daki seçim denetimleri ve yeni seçim yasaları, sisteme olan güveni yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Beschloss, “Tarih, ABD’nin zorlukların üstesinden gelme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi” diyerek ihtiyatlı bir iyimserlik taşıyor. Yine de, ABD’nin ‘tepenin üstündeki şehir’ olabilmesi için kurucu değerlerine dönmesi şart.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD’nin küresel liderlikteki gerilemesi, Türk dış politikası açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Ankara, Washington’un otoriter eğilimleri nedeniyle demokrasi söylemlerini zayıflatmasını, kendisine yönelik eleştirileri hafifletmek için kullanabilir. Ancak ABD’nin etkisizleşmesi, NATO içindeki güç dengesini değiştirebilir ve Türkiye’yi Çin veya Rusya ile daha yakın işbirliğine itebilir. Ayrıca, Ortadoğu’da ABD’nin boşalttığı güç boşluğunu bölgesel aktörler doldurmaya çalışırken, Türkiye’nin bu rekabetteki konumu kritik hale gelebilir. Kısacası, ABD’deki demokratik kriz, Türkiye’nin stratejik tercihlerini yeniden değerlendirmesini gerektiriyor.