Son yıllarda sol siyasetin gündemini meşgul eden en hararetli tartışmalardan biri, ekonomi politikaları ile kimlik politikaları arasındaki gerilim. Bazı çevreler, sosyalist hareketin asıl amacı olan ekonomik eşitlik mücadelesinin, "woke" olarak adlandırılan kültürel meselelerle sulandırıldığını savunuyor. Peki, gerçekten de bir sosyalistin aynı zamanda "uyanık" olması şart mı? Bu sorunun cevabı, solun geleceği ve kapitalizmle mücadelenin etkinliği açısından kritik bir önem taşıyor.
Ekonomi ve Kültür: Birbirinden Ayrılabilir mi?
Sol hareketin kalbinde yer alan ekonomik adalet talebi, tarihsel olarak işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedeflemiştir. Ancak 21. yüzyılda, özellikle Batı toplumlarında, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim ve çevre gibi konular da siyasetin merkezine yerleşti. Bu durum, solun bir kesiminde rahatsızlık yaratıyor; zira kimlik siyasetinin, sınıf temelli mücadeleyi gölgelediği ve işçi sınıfının bölünmesine yol açtığı düşünülüyor.
Bu tartışmanın özünde, solun stratejik bir tercih yapmak zorunda olduğu iddiası yatıyor: Ya ekonomik eşitlik mücadelesine odaklanacak ya da kültürel meselelere öncelik verecek. Ancak bu ikilem, solun geleneksel olarak savunduğu bütüncül dünya görüşüyle çelişiyor. Zira sosyalizm, yalnızca üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgilenmez; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin ve kültürün de dönüşümünü hedefler.
Kapitalizm, sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda kültürel bir hegemonyadır. Bu hegemonya, ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer ayrımcılık biçimlerini üreterek ve yeniden üreterek varlığını sürdürür. Bu nedenle, ekonomik eşitlik mücadelesi ile kültürel özgürleşme mücadelesi aslında birbirini tamamlayan, ayrılmaz parçalardır. Bir sosyalistin "woke" olmaması, kapitalizmin bu kültürel boyutunu göz ardı etmesi anlamına gelir ki bu da mücadeleyi eksik ve zayıf kılar.
Küresel Boyut: Solun Geleceği ve Kapitalizm
Bu tartışma, yalnızca ulusal düzeyde değil, küresel ölçekte de yankı buluyor. Avrupa'da yükselen aşırı sağ hareketler, kimlik politikalarını kendi lehine kullanarak işçi sınıfının bir bölümünü kazanmayı başardı. Bu durum, solun kültürel meseleleri ihmal etmesinin bedelini gösteriyor. Öte yandan, bazı sol partilerin kimlik politikalarına aşırı vurgu yapması, ekonomik kaygıları ön planda tutan seçmenleri uzaklaştırıyor.
Kapitalizmin küresel krizleri, artan eşitsizlik ve iklim değişikliği gibi sorunlar, solun hem ekonomik hem de kültürel bir program sunmasını zorunlu kılıyor. Bu iki alanı birbirinden ayırmak, kapitalizmin kültürel hegemonyasını güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Solun daha geniş kitlelere ulaşabilmesi ve sistemik bir alternatif sunabilmesi için, sınıf mücadelesi ile kimlik mücadelesini birlikte ele alması gerekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu tartışma Türkiye'de de karşılık buluyor. Türkiye'de sol hareket, uzun süre ekonomik talepler etrafında şekillenmiş, kültürel meseleler ise genellikle ikincil planda kalmıştır. Ancak son yıllarda Kürt sorunu, Alevi hakları, kadın cinayetleri ve LGBTİ+ hakları gibi konular da solun gündeminde daha fazla yer bulmaya başladı. Bu durum, solun toplumsal tabanını genişletme potansiyeli taşırken, aynı zamanda kendi içinde gerilimlere de yol açıyor. Türkiye'deki sol hareket, eğer ekonomik eşitlik mücadelesi ile demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini bütünleştirebilirse, daha güçlü ve etkili bir muhalefet oluşturabilir. Aksi takdirde, parçalı bir görüntü sergileyerek mevcut siyasi iklimde daha da marjinalleşebilir.