Aaron Sorkin'in 2010 yapımı The Social Network filminin devamı niteliğindeki The Social Reckoning, vizyona girdiği günden bu yana sinema eleştirmenlerinden sert tepkiler alıyor. Orijinal film, Facebook'un kuruluş yıllarını ve Mark Zuckerberg'in yükselişini keskin diyaloglarla anlatırken, devam filmi aynı etkiyi yaratmaktan uzak. Sorkin'in bu kez teknoloji devlerinin siyasi sorumluluklarını sorgulama iddiası, yüzeysel bir anlatımla sınırlı kalıyor.
Orijinalin Başarısı ve Devam Filminin Çıkmazı
The Social Network, 2010 yılında gösterime girdiğinde hem gişede hem de eleştirmenler nezdinde büyük başarı elde etti. Film, Facebook'un Harvard Üniversitesi'ndeki doğuşunu, kurucular arasındaki anlaşmazlıkları ve şirketin hızla büyümesini konu alıyordu. Aaron Sorkin'in imzasını taşıyan hızlı ve zekice yazılmış diyaloglar, David Fincher'in yönetmenliği ve Jesse Eisenberg'in performansı filmi unutulmaz kıldı. O dönemde film, sosyal medyanın yükselişini ve beraberinde getirdiği etik sorunları öngörülü bir şekilde eleştiriyordu.
Ancak aradan geçen 15 yılda dünya çok değişti. Facebook, artık Meta adıyla anılan bir teknoloji devi haline geldi ve sosyal medyanın toplumsal etkileri çok daha karmaşık bir hal aldı. The Social Reckoning, bu değişimi yakalamaya çalışıyor ancak bunu yaparken orijinal filmdeki keskinlikten yoksun. Film, teknoloji şirketlerinin siyasi manipülasyonlarını, veri gizliliği ihlallerini ve seçimlere müdahale iddialarını ele alıyor. Ne var ki bu konular, bir gazetecilik makalesi derinliğinde işlenmek yerine, yüzeysel bir intikam hikâyesi çerçevesinde sunuluyor.
Eleştirmenler, Sorkin'in bu kez karakter derinliğini kaybettiğini ve olayları basite indirgediğini belirtiyor. Orijinal filmde Zuckerberg'in iç dünyası ve ikili ilişkileri çok katmanlı bir şekilde işlenirken, devam filminde karakterler adeta birer kartonpiyer figürana dönüşüyor. Ayrıca film, teknoloji ve siyaset arasındaki ilişkiyi sorgularken, gerçek olaylardan yeterince beslenmiyor; kurgusal unsurlar ağır basıyor.
Siyasi ve Kültürel Bağlam
The Social Reckoning'in vizyona girdiği dönem, dünya genelinde teknoloji şirketlerinin siyasi gücünün yoğun bir şekilde tartışıldığı bir zaman dilimine denk geliyor. ABD'de 2024 başkanlık seçimleri öncesinde sosyal medya platformlarının rolü, veri gizliliği yasaları ve antitröst davaları gündemin üst sıralarında yer alıyor. Avrupa Birliği'nde ise Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ve Dijital Pazarlar Yasası (DMA) gibi düzenlemelerle teknoloji devlerine yönelik denetimler artırılmış durumda.
Film, tam da bu atmosferde seyirciyle buluşuyor ancak eleştirmenler, yapımın bu güncel meseleleri derinlemesine ele almak yerine, 2010'ların tartışmalarını tekrarlamakla yetindiğini savunuyor. Sorkin'in senaryosu, Facebook'un Cambridge Analytica skandalını, Rusya'nın seçimlere müdahalesini ve Myanmar'daki soykırımda sosyal medyanın rolünü yeterince işlemiyor. Bunun yerine, daha çok kurgusal bir hesaplaşma ve intikam öyküsüne odaklanıyor.
Öte yandan, film eleştirmenleri, Sorkin'in son yıllarda siyasi söylemlerinde daha belirgin bir şekilde liberal bir çizgiye kaydığını ve bunun eserlerine de yansıdığını belirtiyor. The Social Reckoning, bu anlamda bir tür siyasi manifesto gibi okunabilir. Ancak bu durum, filmin sanatsal değerini gölgede bırakıyor ve seyirciyi ikna etmekten uzaklaştırıyor.
Sinema yazarları, devam filmlerinin genellikle orijinalin gölgesinde kaldığını hatırlatıyor. The Social Network, bir dönemin ruhunu yakaladığı için klasikleşti. The Social Reckoning ise aynı başarıyı yakalayamıyor çünkü hem anlatım teknikleri hem de ele aldığı konular açısından yenilikçi değil. Film, seyirciye yeni bir bakış açısı sunmak yerine, zaten bilinen eleştirileri tekrarlıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de sosyal medya kullanımı ve dijital platformların siyasi etkisi son yıllarda önemli bir tartışma konusu. Özellikle 2023 genel seçimleri ve yerel seçimler öncesinde sosyal medya düzenlemeleri, dezenformasyonla mücadele yasası ve platformlara yönelik erişim kısıtlamaları gündeme gelmişti. The Social Reckoning'in ele aldığı temalar, Türkiye'deki dijital haklar, ifade özgürlüğü ve veri güvenliği tartışmalarıyla doğrudan örtüşüyor. Film, teknoloji şirketlerinin siyasi manipülasyon potansiyelini sorgularken, Türkiye gibi ülkelerde bu şirketlerin nasıl bir role sahip olabileceğini de dolaylı olarak hatırlatıyor. Ancak Türkiye'de sinema eleştirmenleri ve izleyiciler, filmi daha çok sanatsal yönüyle değerlendiriyor; siyasi çıkarımlar sınırlı kalıyor. Yine de yapım, küresel teknoloji devlerinin siyasi gücünü anlamak isteyenler için bir başlangıç noktası olabilir.