David Sirota, The Intercept'te kaleme aldığı analizinde, ilerici solun son dönemdeki seçim yenilgilerini ve Amerikan başkanlığının merkezileşen gücünü ele alıyor. Bu bağlamda, Wisconsin eyalet meclis üyesi Francesca Hong'un yenilgisi, solun siyasi etkisinin sınırlarını tartışmaya açıyor. Hong, eyalet meclisinde işçi hakları, sağlık sigortası ve göçmen hakları konularında öne çıkan isimlerden biriydi. Ancak son seçimlerde, Demokrat Parti'nin ılımlı kanadının desteğini alamadı ve koltuğunu kaybetti. Bu yenilgi, solun taban örgütlenmesine rağmen, ulusal düzeydeki medya ve finansman gücünün sınırlarını gösteriyor.
Gelişmenin Arka Planı
Francesca Hong, 2018 yılında yapılan seçimlerde, geleneksel siyasi düzenin dışından gelerek Wisconsin eyalet meclisine seçilmişti. Kendisi, bir Koreli-Amerikalı olarak, çeşitliliği ve taban hareketlerini temsil ediyordu. Seçim kampanyasını büyük ölçüde bireysel bağışlarla finanse etmiş, büyük şirketlerin ve siyasi eylem komitelerinin (PAC) desteğini reddetmişti. Bu durum, onu solun sembol isimlerinden biri haline getirmişti. Ancak son seçimlerde, karşısına çıkan ve Demokrat Parti'nin merkez sağ kanadından gelen aday, daha fazla finansal destek ve medya görünürlüğü elde etti. Hong'un yenilgisi, solun örgütsel gücünün yanı sıra, finansman ve medya alanındaki dezavantajını da ortaya koyuyor.
Sirota, bu yenilgiyi yalnızca bireysel bir kayıp olarak değil, solun genel durumunun bir göstergesi olarak yorumluyor. Ona göre, sol hareketler, son yıllarda önemli kazanımlar elde etmiş olsalar da, kurumsal siyasetin ve medyanın baskısı karşısında hâlâ kırılgan bir konumda. Özellikle, ABD'de başkanlık sisteminin giderek daha fazla gücü merkezileştirmesi, solun taban örgütlenmesini zayıflatıyor. Başkan, tek başına karar alma yetkisiyle, yasama ve yargı organlarını etkisiz hale getiriyor. Bu durum, solun yerel düzeydeki kazanımlarını ulusal politikaya taşımasını engelliyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
ABD'deki bu siyasi eğilim, yalnızca ülkeyi değil, Batı dünyasındaki sol hareketleri de etkiliyor. Amerikan başkanlığının merkezileşen gücü, Avrupa'da da benzer popülist liderlerin yükselişine örnek teşkil ediyor. Sirota, bu durumun, demokrasilerde güçler ayrılığı ilkesini zayıflattığını ve solun mücadele alanını daralttığını belirtiyor. Öte yandan, sol partilerin seçim başarıları, özellikle sosyal medya ve dijital örgütlenme sayesinde artmıştı. Ancak bu araçlar, kurumsal medyanın ve büyük sermayenin kontrolüne karşı uzun vadede etkili olamıyor.
Solun sınırları, sadece seçim sonuçlarıyla da sınırlı değil. Son yıllarda, iklim değişikliği, gelir eşitsizliği ve sağlık hizmetleri gibi konularda toplumsal farkındalık artmış olsa da, bu taleplerin politika yapıcılar üzerindeki etkisi sınırlı kalıyor. Sirota, bu durumun, solun ideolojik olarak güçlü ancak pratikte etkisiz olduğu eleştirisini de beraberinde getirdiğini ifade ediyor. Öte yandan, solun taban hareketleri, yerel yönetimlerde bazı başarılar elde ediyor. Ancak ulusal düzeyde, federal hükümetin artan gücü, bu yerel kazanımları baltalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, ABD'deki siyasi kutuplaşmanın derinleştiğini ve başkanlık sisteminin zamanla daha otoriter bir yapıya büründüğünü gösteriyor. Türkiye açısından bakıldığında, bu durum, ABD'nin iç siyasi istikrarının uluslararası ilişkilere yansımaları açısından önem taşıyor. ABD'nin bu süreçte dış politikada daha öngörülemez adımlar atma ihtimali, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde dikkatli bir denge politikası izlemesini gerektiriyor. Ayrıca, solun sınırları ve başkanlık gücünün merkezileşmesi, küresel demokrasi endişelerini artırırken, Türkiye'nin kendi siyasi yapısına yönelik olası etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak doğrudan bir Türkiye etkisi bulunmamakla birlikte, küresel güç dengelerindeki bu değişimler, Türk dış politikasının manevra alanını dolaylı olarak etkileyebilir.