Uzun yıllardır küresel ekonomiye damgasını vuran 'seküler durgunluk' (kalıcı talep yetersizliği ve düşük büyüme) döneminin sonuna geliniyor. Bu dönem, 2008 küresel mali krizinden bu yana merkez bankalarının faizleri sıfıra yakın seviyelerde tutmasına ve enflasyonun hedeflenenin altında kalmasına neden olmuştu. Ancak pandemi sonrası hızla toparlanan talep, tedarik zincirindeki aksaklıklar ve ardından gelen Rusya-Ukrayna savaşı, enflasyonu on yılların zirvesine taşıdı. Merkez bankaları artık faizleri agresif bir şekilde artırıyor, bu da 'faiz oranları hesaplaşması' olarak adlandırılan yeni bir dönemi başlatıyor. Yatırımcılar, hükümetler ve şirketler, uzun süredir alışık olmadıkları yüksek faiz ortamına uyum sağlamak zorunda kalacak.
Seküler Durgunluğun Yükselişi ve Çöküşü
Seküler durgunluk kavramı, 2013 yılında eski ABD Hazine Bakanı Larry Summers tarafından popülerleştirildi. Summers, gelişmiş ekonomilerde artan tasarruf eğilimi ve azalan yatırım talebi nedeniyle doğal faiz oranlarının sürekli olarak düşük kalacağını öngörüyordu. Nitekim 2008 krizinden sonra ABD, Avrupa ve Japonya'da faizler yıllarca sıfır veya negatif seviyelerde seyretti. Şirketler ucuz borçla finansman sağlarken, varlık fiyatları şişti, ancak büyüme zayıf kaldı.
Pandemi ise bu denklemi temelden değiştirdi. Hükümetlerin devasa mali teşvikleri, tüketicilerde birikmiş talebi serbest bırakırken, üretim kapasitesi aynı hızla toparlanamadı. Arz-talep dengesizliği enflasyonu körükledi. Merkez bankaları önce 'geçici' dedikleri enflasyonun kalıcı olduğunu gördükçe, faiz artırımlarına hız verdi. ABD Merkez Bankası (Fed) faizleri 2022 başında neredeyse sıfırdan %5'in üzerine çıkardı. Avrupa Merkez Bankası (AMB) de benzer bir patika izledi. Japonya Merkez Bankası ise uzun süre dirense de, sonunda faiz koridorunu genişletti.
Yeni Dönemde Kimler Kazanacak, Kimler Kaybedecek?
Yüksek faiz ortamı, borç yükü yüksek olan ülkeler ve şirketler için ciddi riskler barındırıyor. Gelişmekte olan ülkeler, dolar cinsinden borçlanmaları nedeniyle artan faiz giderleri ve döviz kuru baskısıyla karşı karşıya. Örneğin, Mısır ve Pakistan gibi ülkeler uluslararası piyasalardan borçlanmakta zorlanıyor. Gelişmiş ülkelerde ise ABD'nin 33 trilyon dolarlık kamu borcu, yüksek faiz nedeniyle her yıl daha fazla bütçe kaynağı tüketiyor. Öte yandan, tasarruf sahipleri ve bankalar için yüksek faiz bir fırsat: Mevduat faizleri yıllar sonra ilk kez pozitif reel getiri sağlıyor.
Küresel ekonomideki bu dönüşüm, aynı zamanda jeopolitik kırılmalarla da şekilleniyor. Enerji ve gıda fiyatlarındaki dalgalanma, tedarik zinciri yeniden yapılanması ve stratejik rekabet, enflasyonist baskıları artırarak merkez bankalarının işini zorlaştırıyor. Uzmanlar, yeni dengenin 'daha yüksek faiz, daha düşük büyüme' olacağını, ancak bunun geçmişteki gibi durgunluk değil, daha farklı bir istikrar dönemi olabileceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Küresel faiz artışları ve seküler durgunluğun sona ermesi, Türkiye ekonomisi için iki yönlü bir etki yaratıyor. Birincisi, yüksek faiz ortamı gelişmekte olan ülkelere sermaye akışını azaltarak TL üzerinde baskıyı artırıyor ve Türkiye'nin dış finansman ihtiyacını zorlaştırıyor. İkincisi, enerji ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeleri olumsuz etkiliyor. Ancak Türkiye, son yıllarda uyguladığı düşük faiz politikası ve alternatif modellerle bu küresel konjonktürden farklılaşmayı hedefliyor. Orta Vadeli Program ile dezenflasyon ve yapısal reformlar vaat edilirken, küresel faizlerin yüksek seyretmesi Türkiye'nin dış kırılganlığını artırmaya devam ediyor. Bu nedenle, Türkiye'nin yeni dönemde sürdürülebilir büyüme ve fiyat istikrarı arasında hassas bir denge kurması gerekiyor.