Altı gün süren ve pazartesi günü sonuçlanan bir kamuoyu araştırması, partilerine bağlı seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin, karşı partinin kazanmasını engellemek amacıyla kendi partilerinin skandallarla gündeme gelmiş ve kişisel olarak hoşlanmadıkları adaylarına oy vermeye hazır olduğunu ortaya koydu. Anket, siyasi kutuplaşmanın giderek derinleştiği bir dönemde, seçmenlerin ideolojik sadakatinin aday kalitesinin önüne geçtiğini gösteriyor. Araştırmaya katılanların yüzde 65'i, “karşı tarafın kazanmasını engellemek” için ahlaki veya yasal açıdan tartışmalı geçmişe sahip bir adayı destekleyebileceğini belirtti. Uzmanlar, bu eğilimin demokratik süreçlerde hesap verebilirliği zayıflattığı ve siyasi kültürü olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor.
Anketin detayları ve arka planı
Ulusal düzeyde yapılan ve yaklaşık 2 bin 500 kayıtlı seçmenin katıldığı anket, 15-20 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirildi. Katılımcıların yüzde 58'i kendini iki büyük partiden birine yakın hissettiğini söylerken, yüzde 22'si bağımsız olduğunu ifade etti. Anket, partili seçmenler arasında “negatif kutuplaşma” olarak tanımlanan olgunun net bir resmini çiziyor: Seçmenler, karşı tarafın zaferini önleme arzusuyla, kendi partilerinin ideal aday profiline uymayan isimlere dahi destek vermeye razı oluyor.
Araştırma sonuçlarına göre, bu eğilim özellikle iki geniş siyasi yelpazede yoğunlaşıyor. Kendini muhafazakâr olarak tanımlayan seçmenlerin yüzde 72'si, “karşı tarafın kazanması durumunda ülkenin daha kötüye gideceğine” inandıkları için skandallı adaylara oy verebileceğini söylüyor. Liberal seçmenlerde ise bu oran yüzde 68. Bağımsız seçmenler arasında bu oran yüzde 45'te kalıyor. Anketi yürüten araştırma şirketinin direktörü, “Seçmenler artık ‘en kötü adayı’ değil, ‘daha az kötü adayı’ seçme psikolojisine bürünmüş durumda” dedi.
Bölgesel ve küresel boyut
Bu anket sonuçları, yalnızca bir ülkenin iç siyasi dinamiğine işaret etmekle kalmıyor; aynı zamanda küresel ölçekte yükselen popülizm, siyasi kutuplaşma ve demokratik kurumlara duyulan güvenin erozyonu gibi trendlerle de örtüşüyor. Avrupa'da yapılan benzer araştırmalar, özellikle Fransa, Almanya ve İtalya'da seçmenlerin giderek daha fazla “blok mantığı” ile hareket ettiğini gösteriyor. Latin Amerika'da Brezilya ve Arjantin'de de benzer eğilimler gözleniyor. Uzmanlar, bu durumun siyasi partilerin iç disiplinini artırdığını ancak aynı zamanda yolsuzluk, etik ihlaller ve liyakatsiz adayların önünü açtığına dikkat çekiyor.
Özellikle kutuplaşmanın yüksek olduğu toplumlarda, seçmenlerin “stratejik oy” kullanma eğilimi artıyor. Bu da aslında demokratik sistemlerde bir güven bunalımına işaret ediyor. Seçmenler, sandığa giderek bir adayı desteklemekten ziyade, diğerini engellemeye odaklanıyor. Bu durum, seçimlerin işlevini ve meşruiyetini sorgulatıyor. Öte yandan, bu eğilim aşırı uçların güçlenmesine de zemin hazırlayabiliyor çünkü merkez partiler, skandallı adaylarla seçime girmek zorunda kalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye için de önemli çıkarımlar barındırıyor. Türkiye'de siyasi kutuplaşma, özellikle son on yılda belirgin şekilde arttı. Seçmen sadakatinin yüksek olduğu Türk siyasetinde, “blok oyu” kavramı zaten güçlü. Ancak bu eğilimin aday kalitesinden ödün verme noktasına varması, demokratik olgunluk açısından risk taşıyor. Yerel ve genel seçimlerde “stratejik oy” kullanımı zaman zaman gözlemlense de, Türkiye'deki siyasi partilerin seçmen tabanını ideolojik bağlılıkla koruyabildiği biliniyor. Yine de bu anket, küresel bir eğilimi yansıtması açısından Türk siyasi aktörlerine “seçmen güveni” konusunda bir uyarı niteliği taşıyor. Özellikle etik ve liyakat temelli siyaset anlayışının güçlendirilmesi gerektiği mesajı öne çıkıyor.