Salman Rushdie, Şeytan Ayetleri nedeniyle ölüm fetvasıyla karşı karşıya kaldığı 1989’dan bu yana geçen 35 yılın ardından ve 2022’de bir bıçaklı saldırı sonucu bir gözünü kaybetmesinin üzerinden neredeyse dört yıl geçmişken edebiyat dünyasına güçlü bir dönüş yapıyor. Ünlü yazarın saldırıdan sonra yazdığı ilk kurgu eser olan "On Birinci Saat" (The Eleventh Hour), Portekiz'in Porto kentinde düzenlenen BABELL edebiyat festivalinde tanıtıldı. Rushdie, festival kapsamında arts24 kanalından Eve Jackson'a verdiği röportajda hayatta kalma mücadelesini, sansürün yıkıcı etkisini ve kurgunun dönüştürücü gücünü anlattı.
Ölüm Fetvası ve Bıçaklı Saldırının Gölgesinde Bir Yaşam
1988'de yayımlanan Şeytan Ayetleri, İran'ın dini lideri Ayetullah Humeyni tarafından 1989'da bir ölüm fetvasına (fetva) maruz kalmıştı. Rushdie, on yılı aşkın bir süre boyunca İngiliz polisinin koruması altında saklanarak yaşamak zorunda kaldı. Fetva, resmi olarak kaldırılmamış olsa da yıllar içinde etkisini kaybetti. Ancak 12 Ağustos 2022'de New York'taki Chautauqua Enstitüsü'nde bir konuşma yaparken bir saldırgan tarafından bıçaklanan Rushdie, boynundan ve karnından yaralandı; bir gözünü kaybetti ve eli sakat kaldı. Saldırgan, fetvayı gerekçe gösterdi. Rushdie, saldırıdan sonra ilk kez bir röportajda olayı ayrıntılı bir şekilde anlattı: "Ölümle burun buruna geldiğimde, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha anladım. Ama yazmak benim için bir direniş biçimi. Kitaplarım, benden alınmak istenen sesimin en güçlü kanıtı."
Yazar, saldırının ardından kendini toparlama sürecinde yazmanın iyileştirici bir rol oynadığını vurguladı. "Yazmak, travmayı anlamlandırmanın bir yolu. 'On Birinci Saat' aslında bir kaçış değil, bir hesaplaşma romanı. Zamanın tükenişi, hayatın geçiciliği ve sanatın kalıcılığı üzerine." Rushdie, romanın kahramanının da benzer bir varoluşsal krizle yüzleştiğini belirtti.
Sansür ve İfade Özgürlüğünün Küresel Mücadelesi
Rushdie, röportajında sansürün sadece kitap yasaklamaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda kendini sansürleme korkusunun da ifade özgürlüğünü tehdit ettiğini söyledi. "Bugün dünyanın birçok yerinde yazarlar, gazeteciler ve sanatçılar üzerinde muazzam bir baskı var. Dijital çağda linç kültürü, otoriter rejimler ve dini köktencilik, farklı sesleri boğmak için iş birliği yapıyor. Benim yaşadıklarım, bu mücadelenin en uç örneklerinden biri, ama maalesef tek değil." Özellikle Avrupa'da Charlie Hebdo saldırısından sonra ifade özgürlüğü tartışmalarının yeniden alevlendiğini hatırlatan Rushdie, "Kurgu, empati kurma yeteneğimizi geliştirir. Bir roman, okuyucuyu başka bir insanın zihnine ve kalbine sokar. Bu yüzden totaliter rejimler edebiyattan korkar" dedi.
Porto'daki BABELL festivali, dünya edebiyatının önemli isimlerini bir araya getiren uluslararası bir platform olarak dikkat çekiyor. Rushdie'nin katılımı, festivalin ana teması olan "sınırları aşan edebiyat" konseptiyle örtüştü. Festival direktörü Sofia Costa, "Salman Rushdie, fiziksel ve ideolojik saldırılara rağmen yazmaya devam ederek, edebiyatın hiçbir gücün susturamayacağını kanıtlıyor" dedi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Salman Rushdie'nin yaşadıkları, ifade özgürlüğü ve sansür konularında küresel bir uyarı niteliği taşıyor. Türkiye'de de benzer baskılarla karşılaşan yazar, gazeteci ve sanatçılar bulunuyor. Rushdie'nin mücadelesi, Türk basınında ve edebiyat çevrelerinde sıkça referans alınan bir sembol haline geldi. Özellikle son yıllarda artan kitap yasakları ve yargılamaları, Türkiye'de ifade özgürlüğünün ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Rushdie'nin 'sansürün bireysel korkudan beslendiği' yönündeki vurgusu, Türkiye'deki otosansür tartışmalarına da ışık tutuyor. Bu gelişme, Türkiye'nin uluslararası arenada ifade özgürlüğü konusundaki hassasiyetini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini hatırlatıyor.