Macaristan, Arnavutluk ve Orta ile Doğu Avrupa'nın diğer bölgelerinde son yıllarda yükselen siyasi hareketler, sıklıkla popülist ve milliyetçi olarak tanımlansa da, bu hareketlerin ABD'de Donald Trump'ın 'Amerika'yı Yeniden Büyük Yap' (MAGA) söyleminin temelini oluşturan saldırgan etnik milliyetçilikle çok az ortak noktası bulunuyor. Peki, bu farklılaşma, küresel siyasette yeni bir popülizm modelinin habercisi olabilir mi?
Popülizmin iki yüzü: ABD ve Avrupa karşılaştırması
MAGA hareketi, göçmen karşıtlığı, 'öteki'ne yönelik düşmanlık ve etnik temelli bir ulus tanımıyla öne çıkarken, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán'ın 'illiberal demokrasi' söylemi daha çok ulusal egemenlik, kültürel kimlik ve aile değerlerine vurgu yapıyor. Arnavutluk'ta ise eski Başbakan Edi Rama'nın sosyal demokrat popülizmi, yolsuzlukla mücadele ve AB üyeliği hedefi etrafında şekilleniyor. Polonya'da iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS), sosyal yardımlar ve ulusalcı söylemle popülist bir çizgide ilerlerken, Çekya'da Andrej Babiš'in iş dünyası kökenli popülizmi, teknokratik bir yönetim anlayışını benimsiyor. Bu hareketlerin ortak noktası, halkın sesi olduğunu iddia ederek elitlere ve yabancı güçlere karşı bir duruş sergilemeleri. Ancak ABD'deki gibi bir etnik milliyetçilik yerine, daha çok yurtseverlik ve devlet egemenliği temalarını işliyorlar.
Uzmanlara göre bu fark, Avrupa'nın tarihsel deneyimlerinden kaynaklanıyor. II. Dünya Savaşı ve etnik temizlik travmaları, Avrupa'da aşırı etnik milliyetçiliği itibarsızlaştırdı. Ayrıca Avrupa Birliği üyeliği, üye ülkelerde belirli bir hukuk ve demokrasi standardını zorunlu kılıyor. Orbán'ın AB ile sürekli gerilim yaşamasına rağmen, Macaristan'ın temel kurumları ve seçim sistemi büyük ölçüde işlevini sürdürüyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Sağlıklı popülizm arayışı
Bu yeni popülizm dalgası, küresel siyasette liberal demokrasinin krizi olarak adlandırılan bir dönemde ortaya çıkıyor. Gelir dağılımındaki bozulma, küreselleşmenin yarattığı kaygılar ve siyasi temsil krizi, popülist hareketleri besliyor. The Economist'in son analizine göre, Macaristan ve Polonya gibi ülkelerdeki popülizm, klasik faşizmden ziyade 'sağlıklı bir popülizm' olarak adlandırılabilecek unsurlar içeriyor: kamu yararına sosyal harcamalar, stratejik özerklik, güçlü bir ulusal kimlik.
Ancak bu modelin demokrasi üzerinde yarattığı baskılar da göz ardı edilemez. Macaristan'da basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda endişeler sürüyor. Polonya'da PiS'in yargı reformu, AB ile kriz yarattı. Yani 'sağlıklı popülizm' kavramı, demokrasinin temel taşlarıyla çelişme potansiyeli taşıyor. Yine de, bu ülkelerdeki popülist yönetimlerin halka daha duyarlı olduğu ve küresel krizlerde (örneğin pandemi ve Ukrayna savaşı) nispeten başarılı yanıtlar verdiği belirtiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye de popülist siyasetin yoğun olarak tartışıldığı ülkelerden biri. Orta ve Doğu Avrupa'da ortaya çıkan bu 'ılımlı popülizm' modeli, Türkiye'deki siyasetin geleceği açısından referans olabilir. Özellikle AB süreci ve ulusal egemenlik arasındaki gerilim, Macaristan ve Polonya örnekleriyle benzerlikler taşıyor. Türkiye'nin, saldırgan etnik milliyetçilikten uzak, ancak güçlü bir ulusal duruş sergileyen ve sosyal refahı önceleyen bir popülizm modeli geliştirmesi, bölgesel istikrar ve küresel siyasetteki konumu açısından önemli olabilir. Ankara, bu ülkelerle tarihsel bağları ve Balkanlar'daki nüfuzu sayesinde, yeni trendleri yakından takip ederek kendi siyasetine uyarlayabilecek potansiyele sahip.