Gazeteciler Mikhail Zygar ve Cindy Yu, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin başlattığı Irak ve Afganistan savaşlarının Rusya ve Çin'in jeopolitik hedeflerini nasıl dönüştürdüğünü değerlendirdi. Zygar ve Yu, Washington'ın terörle mücadele adı altında yürüttüğü askeri müdahalelerin, Moskova ve Pekin'e Batı'nın zayıflıklarını ve fırsatlarını gösterdiğini savunuyor. Bu analiz, 11 Eylül sonrası dönemde ABD'nin küresel liderliğinin sorgulandığı bir sırada, iki rakip gücün nasıl konumlandığını ortaya koyuyor.
11 Eylül Sonrası ABD Müdahaleleri ve Rusya'nın Dönüşümü
2001'deki 11 Eylül saldırılarının ardından ABD, Afganistan'a askeri operasyon düzenledi ve 2003'te Irak'ı işgal etti. Bu süreçte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, başlangıçta ABD'nin terörle mücadelesine destek verdi. Ancak Irak işgali ve sonrasındaki kaotik ortam, Kremlin'in Batı'ya olan güvenini sarstı. Zygar'a göre, ABD'nin Irak'ta kitle imha silahları bahanesiyle savaş başlatması ve ardından ülkeyi istikrara kavuşturamaması, Rus yönetimine Batı'nın samimiyetsizliğini ve zayıflığını gösterdi. Moskova, renkli devrimler olarak adlandırdığı Gürcistan (2003) ve Ukrayna'daki (2004) halk ayaklanmalarını Batı'nın Rusya'yı kuşatma girişimi olarak yorumladı. Bu olaylar, Putin'in otoriterleşmesini ve Batı karşıtı söylemini pekiştirdi. 2007'de Putin'in Münih Güvenlik Konferansı'ndaki sert konuşması, Rusya'nın artık ABD'nin dayattığı düzene meydan okuma niyetini gösteriyordu. 2008'de Gürcistan'a müdahale ve 2014'te Kırım'ın ilhakı, bu dönüşümün sonuçları oldu.
Zygar, ABD'nin Irak ve Afganistan'daki deneyiminin Rusya'ya şunu öğrettiğini belirtiyor: Bir süper güç, askeri gücünü kullanarak rejim değiştirebilir ancak bunu sürdürülebilir bir barışla taçlandırmakta zorlanır. Rusya, bu dersle kendi etki alanında daha agresif ve hibrit yöntemlerle hareket etmeye başladı. Ayrıca, ABD'nin terörle mücadele adı altında Orta Doğu'da yürüttüğü operasyonlar, Rusya'ya kendi iç güvenlik politikalarını meşrulaştırma fırsatı sundu. Çeçenistan'daki savaşı terörle mücadele olarak çerçeveleyen Kremlin, Batı'nın eleştirilerini bu argümanla savuşturdu.
Çin'in Stratejik Sabrı ve Ekonomik Yükselişi
Cindy Yu ise Çin'in 11 Eylül sonrası dönemde ABD'nin dikkatinin Orta Doğu'ya kaymasını bir fırsat olarak gördüğünü vurguluyor. Washington'un terörle mücadeleye odaklanması, Pekin'e ekonomik büyümesini hızlandırma ve askeri modernizasyonunu sessizce ilerletme imkânı tanıdı. Çin, 2001'de Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı ve ardından ihracata dayalı büyüme modeliyle küresel ekonominin ikinci büyük gücü haline geldi. Yu'ya göre, ABD'nin Irak'ta bataklığa saplanması ve Afganistan'da yıllarca süren çıkmaz, Çin'e Batı'nın askeri müdahalelerinin maliyetli ve sonuçsuz olduğunu gösterdi. Bu da Pekin'in askeri güç kullanımından kaçınıp ekonomik ve diplomatik araçlara öncelik vermesini teşvik etti.
Çin, 11 Eylül sonrası ABD'nin Orta Doğu'daki angajmanını, kendi çevresinde (örneğin Güney Çin Denizi'nde) daha iddialı politikalar izlemek için bir perde olarak kullandı. Aynı zamanda, ABD'nin terörle mücadele adı altında yaptığı işkence ve gözetleme gibi uygulamalar, Çin'in kendi insan hakları ihlallerini meşrulaştırmasına yaradı. Yu, Çin'in ABD'den öğrendiği en önemli dersin, küresel bir güç olmak için askeri müdahaleden çok ekonomik bağımlılık yaratmanın ve altyapı yatırımlarıyla nüfuz kurmanın daha etkili olduğu olduğunu söylüyor. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) bu stratejinin bir yansıması olarak görülebilir.
Bölgesel ve Küresel Sonuçlar
Rusya ve Çin, 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarından ders çıkararak küresel dengeleri kendi lehlerine çevirmeye çalıştı. Rusya, askeri müdahale ve hibrit savaş yoluyla Batı'nın zayıflıklarından faydalandı; Çin ise ekonomik kalkınma ve diplomatik ilişkilerle sessizce yükseldi. Bu iki gücün izlediği yollar farklı olsa da ortak noktaları, ABD'nin tek kutuplu dünyasının sona erdiğine duydukları inançtı. Bugün Ukrayna savaşı, Tayvan gerilimi ve küresel tedarik zinciri rekabeti, bu öğrenilmiş derslerin birer yansıması olarak okunabilir. Zygar ve Yu'nun analizi, Batı'nın 11 Eylül sonrası attığı adımların sadece Orta Doğu'yu değil, aynı zamanda küresel güç dengesini de kalıcı olarak değiştirdiğini gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin 11 Eylül sonrası Orta Doğu'daki müdahaleleri, Türkiye'nin güvenlik algılarını ve dış politikasını derinden etkiledi. Özellikle Irak'ın kuzeyindeki istikrarsızlık, PKK terör örgütünün bölgede alan kazanmasına zemin hazırladı. Türkiye, ABD ile yaşadığı stratejik farklılıklar nedeniyle 2003'te tezkereyi reddederek savaşa katılmadı. Bu karar, Ankara'nın Batı'dan bağımsız hareket etme iradesini gösterdi. Ayrıca, Rusya ve Çin'in ABD'den öğrendiği dersler, Türkiye'nin çok kutuplu dünya düzeninde denge politikası izlemesini teşvik etti. Türkiye, bir yandan NATO üyeliğini sürdürürken diğer yandan Rusya ve Çin ile ekonomik ve enerji iş birliklerini geliştirdi. Bu durum, Batı ile ilişkilerde zaman zaman gerilimlere yol açsa da Ankara'nın stratejik özerkliğini artırdı.