Cherokee aktivist ve yazar Rebecca Nagle, The Intercept'te yayımlanan son yazısında, Amerika Birleşik Devletleri'nin tarih boyunca askeri ve istihbari araçlarını yurtdışında kullandıktan sonra bu araçların zamanla iç politikaya dönmesini 'İmparatorluğun Bumerangı' olarak tanımlıyor. Nagle, "Bu dönemde gördüğümüz şey, hükümetimizin bazı kişilere karşı otoriter olabileceğini düşündüğümüz kollarının eve dönmesi ve herkesi etkilemeye başlamasıdır" diyor. Nagle'ın bu kavramı, özellikle ABD'nin terörle mücadele ve gözetim politikalarının içeriye yansımalarına dikkat çekiyor.
Gelişmenin Arka Planı: Bumerang Etkisi
Rebecca Nagle'ın 'bumerang' metaforu, ABD'nin 11 Eylül sonrası terörle mücadele kapsamında yurtdışında uyguladığı gözetim, drone saldırıları ve yargısız infazlar gibi yöntemlerin, yıllar sonra Amerikan vatandaşlarına karşı da kullanılmaya başlanmasına işaret ediyor. Örneğin, 2001 tarihli Yetkilendirme Yasası (AUMF) ile başlayan süreç, FISA mahkemelerinin yetkilerinin genişlemesi ve 2022'de kabul edilen Yeniden Yetkilendirme Yasası ile doruğa ulaştı. Nagle, bu yasal düzenlemelerin aslında 'düşman' olarak tanımlanan gruplara karşı tasarlandığını, ancak günümüzde siyasi muhalifleri, aktivistleri ve hatta sıradan vatandaşları hedef alan bir hale geldiğini vurguluyor.
Nagle'a göre bu dönüşümün en somut örneği, ABD Adalet Bakanlığı'nın 2021'de Kongre'ye yönelik saldırıyla ilgili binlerce kişiyi yargılarken kullandığı yöntemlerde görülüyor. Yıllarca yabancı terör şüphelilerine uygulanan 'materyal destek' suçlamaları ve geniş çaplı veri toplama teknikleri, artık Amerikan vatandaşlarına karşı kullanılıyor. Ayrıca, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün (RSF) Haziran 2023 raporu, ABD'nin basın özgürlüğü ihlallerinde dünyada 45. sıraya gerilediğini gösteriyor. Nagle, bu tablonun imparatorluğun bumerangının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Demokrasi Üzerindeki Tehdit
Nagle'ın analizi sadece ABD iç siyasetiyle sınırlı kalmıyor; küresel düzeyde demokrasilerin otoriterleşme eğilimine de ışık tutuyor. Ona göre, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası 'demokrasi yayma' söylemi altında uyguladığı politikalar, aslında birçok ülkede demokratik kurumları zayıflattı. Örneğin, Latin Amerika'da 1960'lardan itibaren desteklenen askeri darbeler, bölgede istikrarsızlık ve otoriter rejimlerin pekişmesine yol açtı. Bugün ise aynı araçlar (gözetim, propaganda, hukuki istismar) ABD'de muhafazakar medya ve siyasi gruplar tarafından kullanılıyor.
Küresel bağlamda, 'bumerang' kavramı diğer büyük güçler için de geçerli. Çin'in 'Küresel Güvenlik Girişimi' adı altında yurtdışında kullandığı gözetim teknolojileri, içeride Uygur Türkleri ve Hong Kong aktivistlerine karşı kullanılıyor. Benzer şekilde, Rusya'nın Sibirya'da uyguladığı dijital sansür, Ukrayna savaşı sırasında iç muhalefeti bastırmak için daha da sertleşti. Nagle, bu döngünün kırılması için uluslararası toplumun ortak hukuki standartlar geliştirmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Rebecca Nagle'ın 'imparatorluğun bumerangı' tezi, Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı bazı gelişmelerle paralellikler taşıyor. Türkiye, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde, terörle mücadele gerekçesiyle geniş yetkiler kullandı. Bu dönemde yürürlüğe giren kanun hükmünde kararnameler (KHK) ve İçişleri Bakanlığı'nın geniş gözetim yetkileri, başlangıçta FETÖ ve PKK'ya yönelikti. Ancak, Nagle'ın 'bumerang' kavramına benzer şekilde, bu araçlar zamanla muhalif gazeteciler, siyasetçiler ve sivil toplum üyelerine karşı da kullanılmaya başlandı. Örneğin, 2018'de kabul edilen 'Siber Güvenlik Yasası' ile kişisel verilerin toplanması ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, Nagle'ın ABD için tanımladığı sürecin bir benzeri olarak değerlendirilebilir. Türkiye'nin bu deneyimi, 'bumerang' etkisinin sadece Batılı demokrasilere özgü olmadığını, otoriterleşme potansiyeli taşıyan her ülkede görülebileceğini gösteriyor.