Nepal'de son haftalarda etkili olan muson yağışları, ülkenin geniş kesimlerinde ciddi sel ve toprak kaymalarına yol açtı. Binlerce kişi evsiz kaldı, altyapı büyük zarar gördü ve can kayıpları yaşandı. Ancak uluslararası toplumun bu felakete tepkisi beklenenin çok altında kaldı. Peki neden dünya, Nepal'in yaşadığı bu büyük insani krize kayıtsız kalıyor? Cevap, zengin ülkelerin iklim krizindeki tarihsel sorumluluklarını kabul etmemesinde ve bu sorumluluktan kaçınma çabalarında yatıyor.
Gelişmenin Arka Planı: İklim Adaletsizliği ve Sessizlik
Nepal, iklim değişikliğine en az katkıda bulunan ülkelerden biri olmasına rağmen, iklim krizinin en yıkıcı etkilerine maruz kalan ülkelerin başında geliyor. Ülkenin karbon salımındaki payı yüzde 0,1'in altında. Buna karşın, eriyen Himalaya buzulları, değişen muson düzenleri ve artan doğal afetler, Nepal'in kalkınma çabalarını her yıl geriye götürüyor. 2023 yılında Nepal'de yaşanan seller, son 60 yılın en kötüsü olarak kayıtlara geçti. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, binlerce kişi yerinden edildi.
Uluslararası toplumun bu felaketlere ilgisi ise oldukça sınırlı. Gelişmiş ülkeler, iklim finansmanı taahhütlerini yerine getirmekte isteksiz davranıyor. 2009'da Kopenhag'da verilen ve 2015'te Paris Anlaşması'yla teyit edilen yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanı sözü hâlâ tam olarak tutulmuş değil. Üstelik bu fonların büyük kısmı kredilerden oluşuyor ve gelişmekte olan ülkeleri borçlandırıyor. Nepal gibi ülkeler, hem iklim krizinin yol açtığı yıkımla hem de bu yıkımı finanse etmek için borçlanma baskısıyla mücadele ediyor.
Zengin ülkelerin iklim müzakerelerindeki tutumu da bu tabloyu derinleştiriyor. Son COP toplantılarında, fosil yakıtlardan çıkış ve kayıp-zarar fonu gibi kritik konularda somut adımlar atılmadı. Özellikle ABD, Kanada, Avustralya ve bazı Avrupa ülkeleri, tarihsel emisyonlarına atıfta bulunulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Bu ülkeler, iklim değişikliğinin mevcut etkilerinden sorumlu tutulmak istemiyor. Dolayısıyla Nepal'de yaşanan sel felaketi gibi olaylar, uluslararası kamuoyunun gündemine yeterince girmiyor; çünkü bu tür felaketler, zengin ülkelerin kaçındığı bir sorumluluğu gündeme getiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İklim Krizinde Adalet Arayışı
Nepal'in durumu, iklim adaleti mücadelesinin sembolik bir örneği haline gelmiş durumda. Güney Asya'nın büyük bölümü, benzer risklerle karşı karşıya. Hindistan, Bangladeş, Pakistan ve Sri Lanka da sel, kuraklık ve deniz seviyesi yükselmesi gibi iklim kaynaklı felaketlerden olumsuz etkileniyor. Ancak bu ülkelerin yaşadığı acılar, küresel medyada ve siyasi platformlarda yeterince yankı bulmuyor. Bunun başlıca nedeni, iklim krizinin yapısal eşitsizlikleri: Krizden en çok etkilenenler, krize en az neden olanlar oluyor.
Uluslararası kuruluşlar, özellikle Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası, iklim finansmanı konusunda reform çağrıları yapıyor. Ancak bu çağrılar, siyasi irade eksikliği nedeniyle somut sonuç üretmiyor. Gelişmiş ülkeler, iklim fonlarını kendi ekonomik öncelikleri doğrultusunda yönlendiriyor; savunma harcamaları ve iç siyaset, iklim yardımlarının önüne geçiyor. Örneğin, Ukrayna savaşı ve Orta Doğu'daki gerilimler, uluslararası toplumun dikkatini başka yönlere çekmiş durumda. Bu durum, Nepal gibi ülkelerin yalnızlaşmasına yol açıyor.
Öte yandan, iklim değişikliğinin yol açtığı göç hareketleri de küresel bir tehdit oluşturuyor. Nepal'de sel nedeniyle yerinden edilen insanlar, kentlere göç ederek zaten zayıf olan altyapıyı daha da zorluyor. Bu durum, bölgesel istikrarsızlığı artırıyor ve gelecekte daha büyük insani krizlere zemin hazırlıyor. Zengin ülkelerin bu gerçeği görmezden gelmesi, uzun vadede kendi güvenliklerini de tehdit ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, iklim değişikliğinden olumsuz etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Akdeniz havzasında artan sıcaklıklar, kuraklık ve sel felaketleri, Türkiye'nin su kaynakları ve tarımsal üretimi üzerinde baskı oluşturuyor. Nepal örneği, iklim krizinin yarattığı yıkıma karşı uluslararası dayanışmanın ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Türkiye, kendi iklim politikalarını güçlendirirken, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle iklim adaleti konusunda işbirliği yapabilir. Ayrıca, iklim göçü ve bölgesel istikrarsızlık risklerine karşı hazırlıklı olmak, Türkiye'nin güvenlik ve dış politikası açısından önem taşıyor. Zengin ülkelerin sorumluluktan kaçması, Türkiye gibi ülkelerin de iklim finansmanı ve teknoloji transferi konusunda daha etkin bir diplomasi yürütmesini gerektiriyor.