Bu yaz, Pentagon NATO üyelerine bir anket göndererek kısmen "ABD dış politika önceliklerini" destekleyip desteklemediklerini sordu. Basında "sadakat testi" olarak adlandırılan bu girişim, Avrupalıların çoğu tarafından ittifakın Amerikan huysuzluğu yüzünden dağıldığının en son işareti olarak görüldü. Ancak asıl sorun, NATO'nun gereğinden fazla mı yoksa az mı taahhütte bulunduğu değil; ittifakın yapısal olarak sürdürülemez hale gelmiş olmasıdır.
NATO'nun Yapısal Sorunları ve Sadakat Testi
ABD Savunma Bakanlığı'nın yaz aylarında NATO müttefiklerine gönderdiği anket, ittifak içindeki gerilimi gözler önüne serdi. Ankette, ülkelerin ABD'nin dış politika önceliklerini ne ölçüde desteklediği sorgulanıyordu. Bu hamle, Avrupa başkentlerinde infial yarattı. Birçok Avrupalı diplomat, bunu Washington'un ittifaka olan bağlılığını sorguladığı ve müttefikleri bir sınavdan geçirdiği şeklinde yorumladı. Oysa sorun, ABD'nin tutumundan çok daha derin: NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemde genişledikçe ve görev tanımı belirsizleştikçe, üyelerin taahhütleri ile kapasiteleri arasındaki uçurum büyüdü.
İttifakın 32 üyesi bulunuyor ve bunların büyük çoğunluğu savunma harcamalarında NATO'nun belirlediği yüzde 2 hedefinin altında kalıyor. ABD, GSYİH'sinin yüzde 3,5'ini savunmaya ayırırken, Avrupa ülkelerinin ortalaması yüzde 1,5 civarında. Bu dengesizlik, Washington'un on yıllardır dile getirdiği bir şikayet. Ancak asıl mesele sadece para değil; ittifakın stratejik odağı da belirsiz. NATO, bir yandan Rusya'nın revizyonist politikalarıyla uğraşırken, diğer yandan Çin'in yükselişi, terörizm ve siber tehditlerle mücadele etmeye çalışıyor. Bu genişleyen görev tanımı, üyeler arasında ortak bir tehdit algısı oluşmasını zorlaştırıyor.
Anketin "sadakat testi" olarak anılması, ittifak içindeki güven krizinin boyutunu gösteriyor. Avrupalılar, ABD'nin NATO'ya olan bağlılığının sorgulandığı bir dönemde, Washington'un kendilerine "ya bizimlesiniz ya da karşımızda" mesajı verdiğini düşünüyor. Oysa NATO'nun kurumsal mantığı, üyelerin egemen eşitliği ve ortak karar alma üzerine kurulu. Bu tür bir anket, ittifakın temel prensiplerine aykırı.
Daha Az Taahhüt, Daha Güçlü İttifak mı?
Bazı analistler, NATO'nun ayakta kalması için üyelerin daha az taahhütte bulunması gerektiğini savunuyor. Bu görüşe göre, ittifakın aşırı genişlemesi ve her üyenin her konuda ortak pozisyon alması beklenmesi, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaratıyor. Bunun yerine, NATO'nun daha esnek bir yapıya kavuşması, üyelerin ilgi alanlarına göre farklı görevlerde yer alması öneriliyor. Örneğin, Baltık ülkeleri Rusya'ya karşı savunmaya odaklanırken, Güney Avrupa ülkeleri Akdeniz'deki göç ve terörle mücadeleye ağırlık verebilir.
Ancak bu yaklaşım, ittifakın caydırıcılık gücünü zayıflatabilir. NATO'nun en büyük gücü, 5. Madde kapsamında bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasıdır. Eğer üyeler farklı taahhüt seviyelerine sahip olursa, bu kolektif savunma garantisi aşınır. Ayrıca, ABD'nin liderliği olmadan Avrupa'nın kendi başına yeterli savunma kapasitesi oluşturması kısa vadede mümkün görünmüyor. Avrupa Birliği'nin savunma işbirliği çabaları (PESCO gibi) henüz istenen düzeyde değil.
Öte yandan, ittifakın daha az taahhütle daha etkin olabileceği fikri, aslında NATO'nun kuruluş felsefesine de uygun. Soğuk Savaş döneminde NATO, net bir tehdit (Sovyetler Birliği) etrafında kenetlenmişti. Bugün ise tehditler çok boyutlu ve üyelerin öncelikleri farklı. Belki de NATO'nun görevi, her üyeyi her konuda aynı hizaya getirmek değil, ortak çıkarlar etrafında esnek koalisyonlar kurmak olmalı.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
NATO'daki bu çözülme, küresel güç dengelerini de etkiliyor. Rusya, ittifak içindeki çatlakları fırsat bilerek Ukrayna'daki savaşı tırmandırabilir. Çin ise NATO'nun Asya-Pasifik'e genişleme çabalarına karşı temkinli. Avrupa'da güvenlik mimarisi yeniden şekillenirken, Türkiye gibi ülkeler stratejik konumlarını korumak için denge politikası izliyor.
ABD'nin önümüzdeki dönemde NATO'ya yönelik tutumu, ittifakın geleceğini belirleyecek. Eğer Washington, müttefiklerini daha fazla harcama yapmaya zorlarsa, Avrupa'da savunma bütçeleri artabilir ancak transatlantik bağlar zayıflayabilir. Alternatif olarak, ABD'nin ittifak içindeki liderliğini daha az müdahaleci bir şekilde sürdürmesi, NATO'nun uzun vadede ayakta kalmasını sağlayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip olmasına rağmen, ittifak içinde zaman zaman yalnız bırakıldığını düşünüyor. ABD'nin "sadakat testi" anketi, Türkiye'nin de sorgulandığı anlamına geliyor ki bu, Ankara'nın zaten var olan güvensizliğini artırabilir. Türkiye, YPG/PKK ile mücadelesinde müttefiklerinden yeterli destek görememekten şikayetçi. Öte yandan, NATO'nun daha esnek bir yapıya kavuşması, Türkiye'nin kendi güvenlik önceliklerini öne çıkarmasına olanak tanıyabilir. Ancak ittifakın zayıflaması, Türkiye'nin Rusya ile dengeli ilişkiler yürütme stratejisini de etkiler. Türkiye, NATO içinde kalarak Avrupa güvenlik mimarisinde söz sahibi olmayı sürdürmek istiyor. Bu nedenle, ittifakın dağılması değil, dönüşmesi Ankara'nın çıkarına olacaktır.