İslam dünyasında son dönemde adından sıkça söz ettiren Mekke Anlaşması, jeopolitik uzmanlar arasında yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemiş durumda. Kudüs'ün statüsü ve Filistin davası etrafında şekillenen bu anlaşma, kimi çevrelerce 'Müslüman NATO' benzetmesiyle övülürken, kimileri tarafından geçmişteki Bağdat Paktı'nın bir benzeri olarak görülüyor. Peki, bu benzetmeler ne kadar isabetli? Mekke Anlaşması gerçekten İslam dünyasında kolektif bir savunma mekanizması mı oluşturuyor, yoksa Soğuk Savaş dönemi ittifaklarının nakavt bir tekrarı mı?
Mekke Anlaşması'nın Arka Planı
Son yıllarda Orta Doğu'da artan güvenlik tehditleri, bölge ülkelerini yeni arayışlara itmişti. Bu çabanın en somut ürünü olarak değerlendirilen Mekke Anlaşması, özellikle İran'ın artan nüfuzu ve Filistin meselesinin çözümsüzlüğü karşısında Suudi Arabistan öncülüğünde şekillendi. Anlaşma metninde dini, siyasi ve askeri işbirliği vurgusu yapılırken, tarafların ortak bir savunma politikası izleyeceği belirtiliyor. Ancak bu girişimin içerdiği maddeler, 1950'lerde Sovyet tehdidine karşı kurulan Bağdat Paktı'nı akıllara getiriyor.
Bağdat Paktı, Irak, Türkiye, İran ve Pakistan'ın yanı sıra İngiltere'yi içeren bir ittifaktı; ama Arap milliyetçiliğinin yükselişi ve iç dinamikler nedeniyle kısa sürede dağılmıştı. Benzer şekilde, Mekke Anlaşması da İslam ülkeleri arasında birlik sağlamayı hedefliyor, ancak geçmişten ders alınmış görünüyor. Bu kez, büyük bir gücün (ABD veya İngiltere) gölgesi yerine, İslam dünyasının kendi inisiyatifiyle kurulmak istenen bir oluşum söz konusu. Yine de eleştirmenler, bu girişimin bölge ülkelerinin tamamını kapsamaktan uzak olduğunu, özellikle İslam dünyasının önemli bir kanadını dışladığını savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Mekke Anlaşması'nın en kritik yönü, ABD'nin Orta Doğu'dan çekilme eğilimine karşı bir alternatif arayışı olarak görülmesi. ABD'nin bölgeye yönelik politikalarının belirsizleştiği bu dönemde, özellikle Körfez ülkeleri kendi güvenlik mimarilerini kurma çabasındalar. Ancak bu çaba, bölgesel aktörler arasındaki derin ihtilaflar nedeniyle karmaşık bir denklem.
Bir yanda Suudi Arabistan ve Mısır'ın başını çektiği Sünni eksen, diğer yanda İran'ın Şii milisler üzerinden uzandığı sahalar. Anlaşma metninde bu ayrımın üstünü örtme çabası olsa da, sahadaki mücadeleler gerçeği gölgede bırakıyor. Üstelik, Müslüman NATO benzetmesi, İslam dünyasındaki mezhepsel ayrışmayı yok sayan ütopik bir hayal olarak değerlendiriliyor.
Öte yandan, böyle bir ittifakın bölgesel güç dengesinde yeni bir denkleme yol açacağı kesin. İsrail'in de yakınlaştığı Arap ülkelerinin bu girişimi, İran'ı daha da yalnızlaştırabilir ve bölgede bir kutuplaşmayı derinleştirebilir. Ayrıca, anlaşmaya Çin ve Rusya'nın yaklaşımı da belirleyici olacak; zira bu iki güç, Orta Doğu'da nüfuzlarını artırmak için her türlü gelişmeyi yakından izliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Mekke Anlaşması'na dâhil olmamakla birlikte, bu girişimden doğrudan etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Anlaşma, özellikle Sünni İslam dünyasında liderlik iddiasındaki aktörler arasında yeni bir rekabete yol açabilir. Suudi Arabistan'ın bu girişimi, Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini dengelemeye yönelik bir hamle olarak okunabilir. Ayrıca, Filistin davasını sahiplenen bir söylemle yapılan bu anlaşma, Türkiye'nin Kudüs konusundaki geleneksel duruşuyla örtüşse de, pratikte Filistin'e yönelik gerçek bir destek içermediği yönünde eleştiriler mevcut. Türkiye, kendi milli güvenlik öncelikleri çerçevesinde bu tür oluşumlara temkinli yaklaşırken, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirecek gelişmeleri kaygıyla izliyor. Ankara'nın, bu anlaşmanın bölgesel barışa katkı sağlaması için diyalog ve işbirliğine açık olduğu, ancak dışlayıcı yaklaşımlara itibar etmeyeceği değerlendiriliyor.