Lübnan'da siyasi kriz derinleşirken, Washington'da imzalanan çerçeve anlaşması, ülkenin başbakanlık makamının boşalmasına rağmen yürürlüğe konmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanı Joseph Aoun'un imzaladığı, Başbakan Necip Mikati'nin onayladığı ve bakanlar kurulunun kabul ettiği anlaşma, kurumsal düzeyde ABD himayesinde İsrail'le müzakere eden birleşik bir Lübnan devleti izlenimi veriyor. Ancak gerçek, bu kurumsal yüzeyin çok ötesinde; başbakanın istifasıyla birlikte Lübnan'ın itiraf temelli siyasi sistemi, yürütme erkinin başsız kalmasıyla nasıl işleyeceği sorusunu gündeme getiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
Başbakan Necip Mikati'nin istifası, Lübnan'da 2022'den bu yana süren siyasi ve ekonomik krizin en son halkası. İstifa, ülkenin güneyinde İsrail'le devam eden sınır çatışmaları ve Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusundaki anlaşmazlıkların ortasında geldi. Washington çerçeve anlaşması, ABD'nin arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında deniz sınırı anlaşmazlığını çözmeyi ve Hizbullah'ın etkisini sınırlamayı hedefliyor. Ancak anlaşmanın uygulanması için güçlü bir yürütme organına ihtiyaç var; oysa başbakanlık makamının boşalması, anlaşmanın meşruiyetini ve uygulanabilirliğini zayıflatıyor.
Lübnan'da devlet, mezhep temelli bir güç paylaşımına dayanıyor: Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı ise Şii olmalı. Bu 'itiraf' sistemi, tıkanıklık anlarında ülkeyi felç ediyor. Başbakanın istifasıyla Sünni cemaatin en üst düzey temsilcisi makamdan çekilmiş oldu; bu, hükümetin karar alma mekanizmalarını doğrudan etkiliyor. Anayasa gereği, başbakan vekili atanana kadar kabine toplanamaz ve resmi kararlar alamaz; ancak Aoun'un imzaladığı anlaşma, bu durumu aşmaya yönelik bir yorumla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Washington çerçeve anlaşması, ABD'nin Orta Doğu'daki dengeleri yeniden kurma çabasının bir parçası olarak görülüyor. İsrail ile Lübnan arasında uzun süredir devam eden deniz sınırı ihtilafı, enerji kaynakları açısından kritik önem taşıyor. Anlaşma, bu ihtilafı çözmeyi ve bölgede istikrarı sağlamayı hedefliyor; ancak İran destekli Hizbullah'ın anlaşmaya yönelik tutumu belirsizliğini koruyor. Hizbullah, anlaşmanın Lübnan'ın egemenliğini zedelediğini ve İsrail'e verilen tavizlerin kabul edilemez olduğunu savunuyor. Bu da anlaşmanın bölgesel boyutunu daha da karmaşık hale getiriyor.
Lübnan'daki siyasi boşluk, yalnızca iç dinamikleri değil, aynı zamanda bölgesel güç mücadelesini de etkiliyor. Suudi Arabistan ve İran'ın nüfuz mücadelesi, Lübnan'da dolaylı olarak sürüyor; başbakanlık krizi, bu iki bölgesel gücün çıkarlarının çatıştığı bir alan olarak öne çıkıyor. ABD ise anlaşmayı, İran'ın bölgedeki etkisini azaltma stratejisinin bir parçası olarak konumlandırıyor. Ancak başbakan olmadan yürütülen bu süreç, hem içeride hem dışarıda güven vermekten uzak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin doğrudan tarafı olmadığı bir süreci yansıtıyor; ancak bölgesel istikrar açısından Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Lübnan'da derinleşen siyasi kriz, Doğu Akdeniz'deki enerji denklemlerini ve göç hareketlerini doğrudan etkileyebilir. Türkiye, Lübnan'daki Sünni toplumla tarihsel bağlara sahip; başbakanlık makamının boşalması, bu toplumun siyasi temsiliyetini zayıflatıyor. Ayrıca, İsrail ile Lübnan arasındaki deniz sınırı anlaşması, Doğu Akdeniz'deki Türkiye'nin enerji çıkarlarıyla da örtüşebilir veya çelişebilir. Türkiye'nin, Lübnan'ın siyasi istikrarına yönelik süreçlere dahil olması, bölgesel dengeler açısından önem taşıyor; bu krizin Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikası üzerinde dolaylı etkileri olabilir.