Lübnan, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, 14 Mart Cuma günü, Ortadoğu'nun iki uzun süreli düşmanı arasında barış anlaşmasına giden yolu açmayı hedefleyen üçlü bir çerçeve anlaşmasına imza attı. İmza töreni, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın ev sahipliğinde Washington'da gerçekleşti. Anlaşma, taraflar arasında doğrudan müzakerelerin başlatılmasını ve güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesini öngörüyor. Bu adım, 1948'den bu yana resmen savaş halinde olan iki ülke arasında şimdiye kadarki en somut diplomatik girişim olarak değerlendiriliyor.
Gelişmenin arka planı
Lübnan ve İsrail arasındaki düşmanlık, İsrail'in kuruluşuyla birlikte başladı ve 1948 Arap-İsrail Savaşı'ndan bu yana sürekli bir çatışma halinde bulunuyor. 2006 yılında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan savaş, iki ülke arasındaki gerilimi tırmandırdı. Son yıllarda, ABD öncülüğünde yürütülen diplomatik çabalar, Doğu Akdeniz'deki doğal gaz kaynaklarının paylaşımı ve sınır anlaşmazlıklarının çözümüne odaklanmıştı. 2022 yılında deniz sınırı anlaşması imzalanmış, bu da iki ülke arasında daha geniş kapsamlı bir normalleşme sürecinin önünü açmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, imza töreninde yaptığı açıklamada, bu anlaşmanın bölgesel istikrar ve ekonomik işbirliği için tarihi bir fırsat sunduğunu belirtti. Anlaşma metnine göre, taraflar altı ay içinde doğrudan müzakerelere başlayacak ve güvenlik düzenlemelerine ilişkin bağlayıcı bir takvim oluşturacak.
Lübnan Başbakanı Necip Mikati, anlaşmayı "ülkesinin egemenliğini pekiştirecek ve ekonomik krizden çıkışı hızlandıracak bir adım" olarak nitelendirdi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise, "Kuzey sınırımızda barış ve güvenlik sağlamak için kararlıyız" dedi. Ancak anlaşma, her iki ülkede de siyasi tepkilere yol açtı. Hizbullah, anlaşmayı "İsrail'e teslimiyet" olarak değerlendirirken, İsrail'deki aşırı sağcı partiler ise Hizbullah'ın silahsızlandırılmaması halinde anlaşmanın geçersiz olduğunu savundu.
Bölgesel boyut
Bu anlaşma, Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirebilecek potansiyele sahip. İran'ın bölgedeki nüfuzu, özellikle Lübnan'daki Hizbullah üzerinden sorgulanacak. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. Bölgesel ticaret ve enerji koridorları açısından da kritik önem taşıyan bu gelişme, Doğu Akdeniz'deki gaz sahalarının daha verimli işletilmesine olanak tanıyabilir. Ayrıca, ABD'nin bölgede Çin ve Rusya'ya karşı nüfuzunu artırma stratejisinin bir parçası olarak görülüyor. Ancak, Hizbullah'ın askeri kanadının varlığı ve İran'ın olası müdahalesi, anlaşmanın uygulanabilirliğini gölgeleyen en önemli risk unsuru olarak duruyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, uzun yıllardır Lübnan'daki siyasi istikrarı destekleyen ve İsrail ile karmaşık ilişkilere sahip bir ülke olarak, bu anlaşmayı yakından izlemektedir. Anlaşma, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının paylaşımı ve bölgesel güvenlik mimarisi açısından Türkiye'nin çıkarlarını doğrudan etkileyebilir. Ankara, Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığı ve Mavi Vatan doktrini çerçevesinde kendi pozisyonunu korumak isterken, İsrail-Lübnan yakınlaşmasının bölgede yeni ittifakları tetiklemesinden çekinmektedir. Türkiye'nin, anlaşma sürecinin dışında bırakılmaması ve kendi çıkarlarını güvence altına alacak diplomatik hamleler yapması beklenmektedir. Ayrıca, anlaşmanın Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik bir adım içermesi, Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunu ve Lübnan Türkmen toplumuyla ilişkilerini de etkileyebilir.