Latin Amerika’da 2018’de Meksika’da Andrés Manuel López Obrador’un zaferiyle başlayan ve 2022’de Kolombiya’da Gustavo Petro ile Brezilya’da Luiz Inácio Lula da Silva’nın seçimleriyle zirveye ulaşan ‘ikinci pembe dalga’ hızla geri çekiliyor. Arjantin’de Javier Milei’nin, Ekvador’da Daniel Noboa’nın seçilmesi ve Şili’de Gabriel Boric’in popülaritesinin düşmesi, bölgedeki sol hükümetlerin kısa ömürlü ve sınırlı başarılarını gözler önüne seriyor. Bu dalga, 2000’lerdeki ilk pembe dalganın aksine, ekonomik büyüme ve sosyal ilerleme kaydedemeden sönümleniyor.
Sol Dalganın Yükselişi ve Düşüşü
İlk pembe dalga, 1998’de Hugo Chávez’in Venezuela’da seçilmesiyle başlamış, 2000’lerin başında Brezilya’da Lula, Arjantin’de Néstor Kirchner ve Bolivya’da Evo Morales’in zaferleriyle genişlemişti. Bu dönemde Çin’in hammadde talebi sayesinde emtia fiyatları yüksek seyretmiş, sol hükümetler sosyal programları finanse ederek yoksulluğu azaltmış ve ekonomik büyüme sağlamıştı. Ancak 2015’te emtia fiyatlarındaki düşüş ve Venezuela’daki çöküş, ilk dalganın sonunu getirmişti.
İkinci pembe dalga ise 2018-2022 arasında, pandeminin yarattığı eşitsizlikler ve yolsuzluk karşıtı öfke zemininde yükseldi. Ancak bu kez sol liderler, seleflerinin aksine, ekonomik durgunluk, artan enflasyon ve mali kısıtlarla karşı karşıya kaldı. Örneğin, Şili’de Boric, anayasa reformu girişiminde başarısız oldu ve ekonomiyi canlandıramadı; Kolombiya’da Petro, sağlık ve emeklilik reformlarını Kongre’den geçiremedi; Brezilya’da Lula, Kongre’deki koalisyon ortaklarına taviz vermek zorunda kaldı.
Ayrıca, bu dalganın en önemli isimlerinden López Obrador, 2024 seçimlerini kazanan Claudia Sheinbaum’a yetki devretmiş olsa da, Morena partisinin popülaritesi düşüş eğiliminde. Arjantin’de Milei’nin seçilmesi ise bu geri çekilişin en sembolik olayı oldu; Milei, radikal serbest piyasa politikaları ve kemer sıkma önlemleriyle ülkeyi yeniden yapılandırmaya çalışıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
İkinci pembe dalganın geri çekilmesi, Latin Amerika’da siyasi yelpazenin sağa kaydığı anlamına gelmiyor; zira merkez sağ ve popülist hareketler de benzer zorluklarla karşılaşıyor. Asıl dikkat çeken, hükümetlerin ideolojik etiketlerden bağımsız olarak ekonomik krizler ve kurumsal zayıflıklarla boğuşması. Bu durum, bölgede siyasi istikrarsızlığı artırıyor; Peru’da son yıllarda birden fazla devlet başkanı görevden alındı veya istifa etti, Ekvador’da Noboa uyuşturucu şiddetiyle mücadelede olağanüstü hal ilan etti.
Küresel açıdan, Latin Amerika’daki bu belirsizlik, Çin ve ABD’nin etki mücadelesini etkiliyor. Çin, bölgedeki altyapı yatırımlarını sürdürürken, ABD de göç ve ticaret konularında işbirliğini artırmaya çalışıyor. Ayrıca, sol hükümetlerin başarısızlığı, Venezuela ve Küba’ya yönelik uluslararası baskıyı yeniden gündeme getirebilir; zira bu ülkeler, sol dalganın sembolü olarak görülüyordu.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Latin Amerika’daki siyasi dalgalanmalar, Türkiye’nin bölgeyle ilişkilerinde hem riskler hem de fırsatlar barındırıyor. Türkiye, son yıllarda ticaret ve diplomatik temaslarını artırdığı Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerini ideolojik yakınlıktan ziyade ekonomik çıkarlar üzerine kuruyor. Sol hükümetlerin gerilemesi, bölgedeki ekonomik reformlar ve serbest piyasa politikalarının önünü açabilir; bu, Türk müteahhitlik firmaları ve ihracatçıları için yeni pazarlar yaratabilir. Ancak siyasi istikrarsızlık, yatırım güvenliği açısından risk teşkil ediyor. Türkiye’nin bölgeyle ticaretini çeşitlendirmesi ve uzun vadeli işbirlikleri kurması, bu riskleri yönetmesine yardımcı olabilir. Ayrıca, Türkiye’nin savunma sanayii ürünleri ve tarım teknolojileri gibi alanlarda bölge ülkeleriyle işbirliği imkânları bulunuyor.