Son yıllarda dünya genelinde yükselen küreselleşme karşıtı popülist hareketlerin zirveye ulaşıp ulaşmadığı, ekonomik ve siyasi çevrelerde yoğun şekilde tartışılıyor. ABD’de Donald Trump’ın 2016’daki seçim zaferiyle ivme kazanan ve Brexit gibi olaylarla somutlaşan bu dalganın, pandemi sonrası dönemde yeni bir aşamaya girip girmediği sorgulanıyor. Uzmanlar, seçmen davranışlarındaki değişimlerin liderleri de yönlendirdiğini belirtiyor. Özellikle ticaret savaşları, göç karşıtlığı ve ulusal egemenlik vurgusu üzerinden şekillenen popülist söylemlerin, ekonomik belirsizlik ortamında ne kadar kalıcı olduğu merak konusu.
Popülist Dalganın Arka Planı
Küreselleşme karşıtı popülizmin yükselişi, 2008 finansal krizi sonrası derinleşen ekonomik eşitsizlikler ve iş güvencesizliğiyle yakından ilişkili. ABD’de işsizlik oranlarındaki dalgalanmalar, Avrupa’da kemer sıkma politikalarının yarattığı hoşnutsuzluk, seçmenleri statükoya karşı alternatif arayışlara itti. 2016’da Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganı ve Brexit kampanyasındaki “Kontrolü Geri Al” söylemi, bu eğilimin simgeleri haline geldi. Aynı dönemde Almanya’da Alternative für Deutschland (AfD), Fransa’da Ulusal Cephe (şimdiki Ulusal Birlik) ve İtalya’da Beş Yıldız Hareketi gibi partiler yükselişe geçti. Bu hareketler, serbest ticaret anlaşmalarına, göçmen politikalarına ve uluslararası kurumlara yönelik eleştirileriyle dikkat çekti. Ancak pandemi sonrası dönemde, küresel tedarik zinciri sorunları ve enflasyon artışı, popülist söylemleri daha da güçlendirdi. Yine de son seçim sonuçları, dalganın hız kesip kesmediğine dair karışık sinyaller veriyor. Örneğin, 2024 ABD başkanlık seçimlerinde Trump’ın yeniden aday olması ve anketlerde öne çıkması, popülizmin canlılığını koruduğunu gösteriyor. Ancak Avrupa’da bazı ülkelerde aşırı sağ partilerin oy oranlarında dalgalanmalar yaşanıyor. Uzmanlar, seçmenlerin ekonomik kaygılarla pragmatik tercihler yapabildiğini, bu nedenle popülist liderlerin söylemlerini yumuşatabileceğini belirtiyor.
Küresel ve Bölgesel Boyut
Küreselleşme karşıtlığı, sadece Batı ülkeleriyle sınırlı değil; Latin Amerika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada yankı buluyor. Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun 2018’deki seçimi, Hindistan’da Narendra Modi’nin Hindu milliyetçi politikaları, Filipinler’de Rodrigo Duterte’nin sert söylemleri bu eğilimin farklı tezahürleri olarak görülebilir. Ancak son dönemde bu liderlerden bazılarının popülaritesi azaldı veya seçim kaybettiler. Örneğin, Bolsonaro 2022’de Luiz Inácio Lula da Silva’ya karşı kaybetti. Bu, popülist dalganın zirveyi geçmiş olabileceğine dair bir işaret olarak yorumlanıyor. Öte yandan, küresel ekonomi politikalarında da bir değişim gözleniyor: ABD’de Joe Biden yönetimi, Trump’ın korumacı politikalarını kısmen sürdürdü; Çin’e yönelik ticaret kısıtlamaları ve yerli üretimi teşvik eden yasalar çıkarıldı. Avrupa Birliği ise yeşil dönüşüm ve dijital egemenlik vurgusuyla küreselleşmenin farklı bir formunu benimsiyor. Bu tablo, anti-globalist popülizmin etkisini koruduğunu ancak yeni bir denge arayışının da başladığını gösteriyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için bu dalgalanmalar, dış ticaret ve yatırım politikaları açısından belirsizlik yaratıyor. Küresel ticaretin parçalanması, ihracat bağımlılığı yüksek ekonomileri olumsuz etkileyebilir. Ayrıca popülist liderlerin göçmen karşıtı söylemleri, uluslararası iş birliklerini zayıflatabilir. Uzmanlar, küreselleşme karşıtlığının sadece bir seçim stratejisi mi yoksa kalıcı bir yapısal dönüşüm mü olduğunu anlamak için önümüzdeki seçim dönemlerine işaret ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Küreselleşme karşıtı popülizmin zirveye ulaşıp ulaşmadığı tartışması, Türkiye’nin dış ticaret ve ekonomi politikaları açısından yakından takip edilmesi gereken bir gelişme. Türkiye, ihracatının büyük bölümünü AB ve ABD’ye yapan, aynı zamanda Rusya ve Çin ile karmaşık ilişkiler yürüten bir ülke. Batı’da yükselen korumacılık eğilimleri, Türk ihracatçıları için risk oluşturabilir. Öte yandan, popülist liderlerin iktidarda kalması, Türkiye’nin bölgesel dengelerde manevra alanını etkileyebilir. Özellikle ABD’de Trump’ın yeniden seçilmesi durumunda, transatlantik ilişkilerde yeni gerilimler yaşanabilir. Türkiye, bu dalgalanmalara karşı ekonomik çeşitlendirmeyi artırmalı ve küresel ticaret sistemindeki değişimlere uyum sağlamalı.