Küresel ekonominin ağırlık merkezi hızla Asya-Pasifik bölgesine kayıyor. Harvard Kennedy School Öğretim Üyesi ve tarihçi Rana Mitter, bu dönüşümün uluslararası sistemin geleceği açısından kritik bir dönemeç olduğunu vurguluyor. François Picard'ın sunduğu programda konuşan Mitter, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün (ŞİÖ) artık yalnızca sembolik bir platform olmaktan çıkıp, değişen dünya düzeninde somut bir güç unsuru haline geldiğine dikkat çekiyor. Örgütün genişlemesi ve artan etkinliği, Batı merkezli uluslararası sistemin dönüşümünün bir göstergesi olarak yorumlanıyor.
ŞİÖ'nün Yükselişi: Sembolden Güce
Şanghay İşbirliği Örgütü, 2001 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan tarafından kuruldu. Başlangıçta daha çok sınır güvenliği ve terörle mücadele konularında bir işbirliği platformu olarak görülüyordu. Ancak Mitter'a göre, örgüt son yıllarda hem üye sayısını artırarak hem de ekonomik ve siyasi ağırlığını büyüterek uluslararası sistemde daha belirleyici bir aktör haline geldi. 2017'de Hindistan ve Pakistan'ın katılımıyla örgütün kapsamı genişlerken, 2023'te İran'ın üyeliği ve 2024'te Belarus'un katılımı, ŞİÖ'nün Avrasya'daki etki alanını daha da genişletti. Bu genişleme, örgütün dünya nüfusunun yaklaşık yarısını ve küresel GSYİH'nin önemli bir bölümünü temsil ettiği anlamına geliyor.
Mitter, ŞİÖ'nün önemini değerlendirirken, bu yapının özellikle Çin ve Rusya'nın Batı karşısında alternatif bir işbirliği modeli olarak öne çıktığına işaret ediyor. Ona göre, örgüt yalnızca siyasi bir denge arayışının ürünü olmaktan çok, üyelerinin ekonomik ve güvenlik çıkarlarını koordine ettiği bir mekanizmaya dönüşüyor. Özellikle Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi ile Rusya'nın Avrasya Ekonomik Birliği projeleri, ŞİÖ çatısı altında ortak bir zemin buluyor. Bu, Batı'nın öncülük ettiği kurumların (IMF, Dünya Bankası, NATO) yanı sıra, farklı bir küresel yönetişim anlayışının giderek daha fazla meşruiyet kazandığını gösteriyor.
Asya-Pasifik'in Ekonomik Ağırlığı ve Jeopolitik Sonuçları
Son yirmi yılda dünya ekonomisinin merkez üssü belirgin biçimde Asya-Pasifik'e taşındı. Çin, Japonya, Güney Kore, Hindistan ve ASEAN ülkeleri, küresel büyümenin motoru haline geldi. Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, Asya-Pasifik bölgesinin küresel GSYİH'ye katkısı 2000'de yaklaşık %28 iken, 2024 itibarıyla %40'ı aştı. Bölge aynı zamanda dünya ticaretinin yarısından fazlasına ev sahipliği yapıyor. Bu ekonomik dönüşüm, bölgenin jeopolitik ağırlığını da artırdı. Çin'in askeri modernizasyonu, Güney Çin Denizi'ndeki hak iddiaları ve Tayvan'ın statüsü konusundaki belirsizlikler, bölgeyi küresel güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmiş durumda.
Mitter'a göre, Batı'nın bu değişime uyum sağlama süreci zorlu olacak. ABD, stratejik önceliğini Asya'ya kaydırırken (Pivot to Asia), Avrupa ülkeleri Çin ile ilişkilerinde ekonomik bağımlılık ile güvenlik endişeleri arasında denge kurmaya çalışıyor. Rana Mitter, ABD'nin Asya'daki ittifak sistemini güçlendirdiğini (AUKUS, QUAD), ancak Çin ve Rusya'nın ŞİÖ gibi yapılarla Batı karşısında alternatif bir blok oluşturduklarını belirtiyor. Bu durum, Soğuk Savaş dönemindeki keskin kutuplaşmadan farklı olarak, çok kutuplu ve esnek ittifaklara dayalı yeni bir uluslararası sistemin habercisi olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlar, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomik gücün Asya'ya kaymaya devam edeceğini ve bu durumun dünya siyasetinde derin sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Yükselen Asya ekonomileri, özellikle yeşil teknoloji, dijital altyapı ve yapay zeka gibi alanlarda Batı ile rekabet edecek. Aynı zamanda, bölgedeki demografik fırsatlar (Hindistan ve Güneydoğu Asya) ve zorluklar (Çin'in yaşlanan nüfusu) ülkelerin kalkınma stratejilerini yeniden şekillendirecek. Bu bağlamda, ŞİÖ gibi bölgesel örgütlerin etkisi daha da artabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Küresel ekonominin Asya-Pasifik'e kayışı ve ŞİÖ'nün yükselişi, Türkiye'nin dış politikası açısından hem fırsatlar hem de zorluklar sunmaktadır. Türkiye, tarihsel ve kültürel bağlarının yanı sıra, son yıllarda Afrika ve Orta Asya'da açtığı diplomatik ve ekonomik alanlarla bölgesel bir güç konumundadır. Ankara, Avrupa Birliği üyelik süreci sancılı ilerlerken, Asya'daki bu yeni denklemde kendine yer arıyor. Türkiye, ŞİÖ ile diyalog ortaklığı yürütmekte, ancak tam üyeliğe geçiş konusunda NATO ve AB ile ilişkilerini zedelememe hassasiyeti taşımaktadır. Küresel ticaretin yönünün Asya'ya dönmesi, Türkiye'nin Orta Koridor girişimi kapsamında Çin ve Avrupa arasında ticaret köprüsü olma hedefini güçlendirmektedir. Bu durum, Türkiye'nin lojistik avantajlarını öne çıkarabileceği bir stratejik derinlik sunmaktadır.