İsviçre'nin Locarno kentinde düzenlenen 77. Locarno Film Festivali, bu yıl sinema dünyasının en cesur yapımlarına ev sahipliği yaparken, festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri de 'I Rarely Wake Up Dreaming' oldu. Savaşın başlamasıyla Ukrayna'yı terk etmeye çalışan queer bir bireyin hikayesini anlatan film, toplumsal cinsiyet kimliğinin en zor zamanlarda bile nasıl bir engel haline gelebileceğini gözler önüne seriyor. Yönetmenin imzasını taşıyan yapım, hem anlatımı hem de cesur temasıyla festivalin en iddialı filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Filmin Konusu ve Arka Planı
'I Rarely Wake Up Dreaming', 2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'ya başlattığı geniş çaplı işgalin ardından ülkeyi terk etmeye çalışan bir karakterin hikayesini merkeze alıyor. Ana karakter, cinsel kimliği nedeniyle hem savaşın kaosu hem de toplumsal önyargılarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Film, sınır kapılarında yaşanan bürokratik engelleri ve kimlik sorgulamalarını çarpıcı sahnelerle perdeye taşıyor. Yönetmen, karakterin yaşadığı içsel çatışmaları ve dış dünyadaki baskıları paralel bir kurguyla işlerken, izleyiciye savaşın yıkıcı etkisinin yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en derin çelişkilerini de gösteriyor.
Film, prömiyerini Locarno Film Festivali'nin ana yarışma bölümünde yaptı ve gösterim sonrası ayakta alkışlandı. Eleştirmenler, yapımın 'cesur', 'esin verici' ve 'meydan okuyan' bir başyapıt olduğunu belirtirken, özellikle queer bireylerin savaş döneminde karşılaştığı güçlükleri gözler önüne sermesini takdirle karşıladı. Filmin senaryosu, gerçek yaşanmış olaylardan esinlenilerek kaleme alındı. Bu da hikayenin duygusal derinliğini ve gerçekçiliğini artıran önemli bir unsur olarak dikkat çekiyor. Yönetmen, filmle ilgili yaptığı açıklamada, 'Savaş herkesi eşit etkilemiyor; marjinal gruplar her zaman olduğundan daha kırılgan hale geliyor' ifadelerini kullandı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
'I Rarely Wake Up Dreaming', sadece Ukrayna'daki savaşın bir yansıması değil, aynı zamanda dünya genelinde artan göç hareketleri ve mülteci krizleri bağlamında da önemli bir yere sahip. Film, savaş mağduru LGBTQ+ bireylerin yaşadığı zorlukları evrensel bir dille anlatarak, bu konuda farkındalık yaratmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) verilerine göre, dünya genelinde zorla yerinden edilen insan sayısı 110 milyonu aşmış durumda. Bu insanların önemli bir kısmını, cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalan bireyler oluşturuyor. Film, bu kesimin yaşadığı sorunlara dikkat çekerek, uluslararası topluma sesleniyor.
Ukrayna'da savaşın başlamasından bu yana, LGBTQ+ bireylerin ülkeyi terk etme süreci, hem Ukrayna hükümetinin hem de sivil toplum kuruluşlarının gündeminde. Ülkeden ayrılan LGBTQ+ mültecilerin bir kısmı, sınır kapılarında cinsiyet kimliklerine ilişkin belgelerle ilgili sorunlar yaşarken, bazıları ise geçici barınma merkezlerinde ayrımcılığa uğradıklarını bildiriyor. 'I Rarely Wake Up Dreaming', bu gerçekleri sinema perdesine taşıyarak, kamuoyunun dikkatini bu insan hakları ihlallerine çekmeyi başarıyor. Film, aynı zamanda Avrupa'daki aşırı sağın yükselişi ve göçmen karşıtı söylemlerin arttığı bir dönemde, 'öteki' olarak görülenlerin hikayelerini anlatarak, toplumsal kutuplaşmaya karşı bir duruş sergiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla göç hareketlerinin merkezinde yer alan bir ülke. Özellikle Suriye'den gelen mültecilerle birlikte, göçmen hakları ve entegrasyon konuları Türkiye'nin gündeminde önemli bir yer tutuyor. 'I Rarely Wake Up Dreaming' gibi yapımlar, göçmenlerin ve LGBTQ+ bireylerin yaşadığı zorlukları görünür kılarak, Türkiye'deki benzer tartışmalara ışık tutabilir. Türkiye'de de savaş ve zorunlu göç mağduru bireylerin yaşadığı sorunlar, insan hakları örgütleri tarafından sıkça dile getiriliyor. Bu film, savaşın sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal boyutunu da gözler önüne sererken, Türk izleyicilere de evrensel bir insanlık dersi sunuyor. Öte yandan, bu tür yapımların Türkiye'de gösterime girmesi, kültürel çeşitlilik ve ifade özgürlüğü bağlamında da önemli bir adım olabilir.