Kudüs'ün en kutsal mekanı olarak kabul edilen Mescid-i Aksa'da radikal bir dönüşüm yaşanıyor. Middle East correspondent Nicolas Pelham'ın Middle East Dispatch bülteninde aktardığına göre, İsrailli yerleşimciler ve din adamları, yıllardır süregelen statükoyu değiştirmek için sistematik bir kampanya yürütüyor. Bu değişim, sadece dini pratikleri değil, aynı zamanda bölgesel dengeleri de derinden etkiliyor. Pelham, Jerusalem's holiest site olarak tanımladığı Harem-i Şerif'te (Yahudiler için Tapınak Tepesi) yaşananları, "yeni bir Yahudilik" olarak nitelendiriyor.
Statükonun Arka Planı ve Değişen Dinamikler
1967 Altı Gün Savaşı'ndan bu yana, Mescid-i Aksa'nın bulunduğu alanda ibadet düzeni, İsrail ile Ürdün arasındaki özel bir statüko anlaşmasıyla korunuyordu. Bu düzenlemeye göre, Müslümanlar alanda ibadet edebilirken, Yahudiler ve diğer gayrimüslimler yalnızca ziyaretçi statüsünde bulunabiliyordu. Ancak son yıllarda, özellikle 2015'ten itibaren, Yahudi yerleşimcilerin ve radikal din adamlarının alanda ibadet etme girişimleri arttı. Pelham'ın aktardığına göre, bu girişimler artık sadece bireysel eylemler değil, organize bir hareket haline gelmiş durumda. İsrail polisi, zaman zaman bu tür ihlallere göz yumuyor veya müdahale etmekte isteksiz davranıyor.
Bu dönüşümün arkasında, İsrail'deki dini-siyasi yapının değişmesi yatıyor. Aşırı sağcı ve dini Siyonist partilerin hükümetteki ağırlığı, Tapınak Tepesi'ne yönelik politikaları doğrudan etkiliyor. Özellikle 2022 seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümeti, bu konuda daha önce görülmemiş bir esneklik sergiliyor. Kabine üyelerinin alana ziyaretleri ve açıklamaları, statükonun fiilen ihlal edildiği yönünde uluslararası endişelere yol açıyor. Pelham, "Yeni Yahudilik" kavramını, geleneksel Ortodoks Yahudiliğin bölgeye yaklaşımından farklı olarak, Tapınak Tepesi'nde ibadet etmeyi dini bir hak olarak gören ve bunu siyasi bir projeye dönüştüren bir anlayış olarak tanımlıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Mescid-i Aksa'da yaşanan bu dönüşüm, sadece İsrail-Filistin çatışmasını değil, tüm Orta Doğu'yu etkileyebilecek potansiyele sahip. Ürdün, Mescid-i Aksa'nın koruyucusu olarak, bu gelişmeleri yakından takip ediyor ve statükonun korunması çağrısı yapıyor. Ancak Ürdün'ün etkisi, son yıllarda azalmış durumda. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri ise, İsrail ile normalleşme süreçlerini sürdürürken, Kudüs konusunda sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu durum, Filistin davasının bölgesel desteğini zayıflatıyor.
Uluslararası toplum, özellikle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, statükonun korunması gerektiğini vurguluyor. Ancak somut adımlar konusunda yetersiz kalınıyor. ABD'nin tutumu ise belirsizliğini koruyor. Önceki yönetimler, büyükelçiliği Kudüs'e taşıyarak fiili durumu değiştirmişti; şimdiki yönetim ise daha dengeli bir söylem kullansa da, pratikte önemli bir değişiklik gözlenmiyor. Pelham, bu durumun, İsrail'in yerleşim politikalarını cesaretlendirdiğini ve iki devletli çözüm ihtimalini daha da zora soktuğunu belirtiyor.
Öte yandan, Mescid-i Aksa'daki değişim, Filistinliler ve İsrailliler arasındaki gerilimi artırıyor. Son aylarda yaşanan çatışmalar ve protestolar, bu gerilimin bir yansıması. Filistin yönetimi, uluslararası platformlarda konuyu gündeme taşısa da, etkili bir sonuç alamıyor. Hamas gibi direniş grupları ise, bu tür ihlalleri kendi eylemleri için gerekçe olarak kullanıyor. Bu da bölgede istikrarsızlığı artırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Mescid-i Aksa'nın statüsünün korunmasına büyük önem veriyor ve konuyu uluslararası platformlarda sürekli gündemde tutuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her fırsatta Kudüs'ün ve Mescid-i Aksa'nın kırmızı çizgi olduğunu vurguluyor. Ancak son dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan normalleşme süreci, Ankara'nın tepkisini sınırlı tutmasına yol açıyor. Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanı olarak, Kudüs konusunda ortak bir Müslüman duruşu oluşturmaya çalışsa da, Arap ülkelerinin önceliklerinin değişmesi bu çabayı zorlaştırıyor. Mescid-i Aksa'daki radikal dönüşüm, Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiasını zayıflatırken, aynı zamanda İsrail ile yürütülen enerji ve ticaret işbirliğini de zora sokabilir. Türkiye, bu dengeyi korumakta zorlanıyor.