Küresel ekonomi, benzeri görülmemiş bir borç yüküyle karşı karşıya. Pandemi sonrası artan kamu harcamaları ve düşük faiz ortamı, birçok ülkeyi borç batağına sürükledi. Bu tablo, Keynesyen iktisadın yeniden sorgulanmasına yol açtı. Peki, borç hastalık haline geldiğinde maliye politikası ilaç mı, yoksa zehir mi? Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes'in teorileri, ekonomik durgunlukta devlet müdahalesini savunur. Ancak bugünün borç krizi, bu yaklaşımın sınırlarını gözler önüne seriyor.
Keynesyen Politikaların Yükselişi ve Çöküşü
Keynesyen iktisat, 1930'ların Büyük Buhranı'na yanıt olarak doğdu. Keynes, ekonomik durgunluk dönemlerinde devletin harcamaları artırarak talebi canlandırması gerektiğini savundu. Bu fikir, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı ekonomilerinde altın çağını yaşadı. 1970'lerdeki stagflasyon (durgunluk ve enflasyonun bir arada görülmesi) ise Keynesyen politikaların itibarını sarstı. Milton Friedman ve neo-liberal iktisatçılar, para politikasının ve serbest piyasanın önemini vurguladı.
Ancak 2008 küresel finans krizi ve ardından COVID-19 pandemisi, devlet müdahalesini yeniden gündeme getirdi. ABD, Avrupa ve Japonya gibi büyük ekonomiler, trilyonlarca dolarlık teşvik paketleri açıkladı. Merkez bankaları faizleri sıfıra yaklaştırdı ve tahvil alımlarıyla piyasaları destekledi. Bu politikalar, ekonomilerin çökmesini engelledi ama kamu borçlarını rekor seviyelere çıkardı.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, küresel kamu borcu 2023 itibarıyla 97 trilyon doları aştı; bu, dünya GSYİH'sinin yaklaşık %100'üne denk geliyor. Gelişmiş ülkelerde borç/GSYİH oranı %120'yi bulurken, gelişmekte olan ülkelerde de hızla artıyor. Şimdi soru şu: Bu borç yükü altında Keynesyen teşvikler hâlâ mümkün mü?
Borç Çağında Maliye Politikasının İkilemi
Ekonomistler arasında derin bir görüş ayrılığı var. Bir grup, borcun sürdürülemez olduğunu ve yeni teşviklerin enflasyonu körükleyeceğini savunuyor. Diğerleri ise borcun çok da önemli olmadığını, çünkü faiz oranlarının hâlâ düşük olduğunu ve ülkelerin kendi para birimlerinde borçlandığını belirtiyor. Modern Para Teorisi (MMT) savunucuları, devletin kendi parasını basarak harcama yapabileceğini ve borcun bir sorun olmadığını öne sürüyor.
Ancak 2022'den itibaren merkez bankalarının enflasyonla mücadele için faizleri hızla artırması, bu denklemi değiştirdi. Borçlanma maliyetleri yükseldikçe, borç stokları daha da ağırlaşıyor. Örneğin, ABD'de federal faiz giderleri 2023'te 1 trilyon doları aştı. İngiltere'de ise kamu borcu GSYİH'nin %100'ünü geçti ve hükümet kemer sıkma politikalarına yöneldi.
Peki, maliye politikası ne yapmalı? Keynesyen çözüm, durgunlukta harcama yapıp, genişleme döneminde borç azaltmayı önerir. Ancak siyasi konjonktür, genişleme dönemlerinde kemer sıkmayı zorlaştırıyor. Bu nedenle birçok ülke, borçları sürdürülemez boyutlara ulaşana kadar ertelemeyi seçiyor. Sonuç: Borç krizi ve maliye politikasının etkinliğinin azalması.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Bu tartışma sadece akademik değil; küresel ekonomiyi doğrudan etkiliyor. Gelişmiş ülkelerde borç yükü, gelecek nesillere aktarılan bir yük olarak görülüyor. Gelişmekte olan ülkeler ise daha kırılgan: Artan faiz oranları, borçlanma maliyetlerini yükseltiyor ve sermaye çıkışlarına neden oluyor. Sri Lanka, Zambiya ve Arjantin gibi ülkeler temerrüde düştü veya IMF'ye başvurdu.
Avrupa Birliği'nde ise mali kurallar (Maastricht Kriterleri) askıya alındı ve yeniden düzenleniyor. Almanya gibi borç freni uygulayan ülkeler, esnekliği artırma baskısıyla karşı karşıya. ABD'de ise borç tavanı krizleri sıklaşıyor ve siyasi kutuplaşma maliye politikasını felç ediyor.
Keynesyen iktisadın ölüp ölmediği sorusu, aslında kapitalizmin döngüsel krizlerine verilecek yanıtla ilgili. Eğer borç, bir hastalıksa, maliye politikası hem ilaç hem de zehir olabilir. Doğru doz, zamanlama ve hedefleme kritik. Aksi halde, tedavi hastayı öldürebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, yüksek kamu borcu olmasa da özel sektör borcu ve dış borçluluk açısından kırılgan. Küresel faiz artışları, Türkiye'nin borçlanma maliyetlerini yükseltiyor ve TL üzerinde baskı oluşturuyor. Keynesyen teşvikler, ekonomik büyümeyi desteklese de enflasyon ve cari açık riskini artırıyor. Türkiye'nin borç çevirme oranları ve CDS primleri, maliye politikasında temkinli olmayı gerektiriyor. Bu tartışma, Türkiye'nin mali disiplin ile büyüme arasındaki hassas dengede nasıl bir yol izleyeceğini belirleyecek.