Amerikan şirketleri tarihinin en yüksek kâr marjlarına ulaşırken, bu durumun sürdürülebilirliği ve ekonomiye etkileri tartışma konusu oldu. Ekonomist Michal Kalecki ve Nobel ödüllü Hyman Minsky'nin çalışmalarına dayanan Kalecki-Levy denklemi, ABD hükümeti ve finans piyasaları için bazı rahatsız edici ödünleşimlere işaret ediyor. Denkleme göre, özel sektör kârları, hükümet bütçe açığı, ticaret dengesi ve hanehalkı tasarruflarının bir fonksiyonu olarak belirleniyor. Şu anda, şirket kârlarındaki patlamanın büyük ölçüde devasa mali teşvikler ve artan bütçe açıkları sayesinde mümkün olduğu görülüyor. Ancak bu durum, enflasyonist baskıları artırırken, faiz oranlarının yükselmesine ve borçlanma maliyetlerinin artmasına neden oluyor. Uzmanlar, kârların bu denli yüksek seyretmesinin orta vadede ekonomik kırılganlıkları derinleştirebileceği uyarısında bulunuyor.
Kalecki-Levy Denklemi ve ABD Ekonomisinin Kırılgan Dengesi
Kalecki-Levy denklemi, makroekonomik muhasebe kimliği olarak kârları, hükümet harcamaları, özel yatırımlar, ihracat ve ithalat arasındaki fark ile hanehalkı tasarruflarına bağlıyor. Mevcut ABD verileri, federal bütçe açığının GSYİH'nın yaklaşık %6'sına ulaştığını, bunun da şirket kârlarının büyük kısmını finanse ettiğini gösteriyor. Bir başka deyişle, şirketlerin rekor kârlarının arkasında doğrudan kamu harcamaları ve teşvikler yer alıyor. Ancak bu mekanizma, enflasyonu körükleyerek Fed'in faiz artırımına gitmesine yol açıyor. Yüksek faizler, özel yatırımları ve tüketimi baskılayarak ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor. Ayrıca, artan faiz ödemeleri bütçe açığını daha da büyüterek bir kısır döngü yaratıyor. UBS ve Goldman Sachs gibi yatırım bankalarının raporlarına göre, S&P 500 şirketlerinin kâr marjları 2023'te %12,4 ile 1950'lerden beri en yüksek seviyeye ulaştı. Ancak bu marjların sürdürülebilir olmadığı, zira işgücü piyasasının sıkılaşması ve ücret baskılarının arttığı belirtiliyor.
Öte yandan, Kalecki-Levy denkleminin bir diğer öngörüsü, kârların uzun vadede ancak hanehalkı borçlanmasındaki artışla ayakta kalabileceği. Oysa ABD'de hanehalkı borcunun GSYİH'ya oranı 2023 sonunda %76'ya gerileyerek pandemi öncesi seviyelerin altına inse de, kredi kartı ve otomobil kredisi gibi tüketici borçlarında yeniden yükseliş gözleniyor. Bu durum, talebin canlı kalmasını sağlarken, aynı zamanda finansal kırılganlıkları artırıyor. Özetle, mevcut kâr patlaması, kamu ve özel sektör dengesizlikleri üzerine kurulu bir görünüm arz ediyor.
Küresel Etkiler ve Piyasalar İçin Riskler
ABD'deki kâr artışının küresel yansımaları da dikkat çekiyor. Yüksek faizler ve güçlü dolar, gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışına ve bu ülkelerin borç yükünün artmasına neden oluyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, 2023'te gelişmekte olan piyasalardan net 120 milyar dolar sermaye çıkışı gerçekleşti. Ayrıca, ABD şirket kârlarındaki düşüş beklentisi, küresel hisse senedi piyasalarında dalgalanmalara yol açıyor. Özellikle teknoloji hisselerindeki aşırı değerlemeler, Kalecki-Levy mekanizmasının tersine dönmesi halinde ciddi düzeltmeler yaşanabileceğine işaret ediyor. Asya ve Avrupa'daki borsalar, ABD verilerine duyarlılığını korurken, Çin ve Almanya gibi ihracatçı ülkeler, ABD'deki talebin zayıflamasından olumsuz etkileniyor. Sonuç olarak, ABD'deki kâr odaklı büyüme modeli, küresel ekonomik istikrar açısından önemli bir risk oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'deki kâr patlaması ve Kalecki-Levy dengesizlikleri, Türkiye ekonomisi için iki yönlü bir etki doğuruyor. İlk olarak, ABD faizlerinin yüksek seyretmesi, Türkiye'den sermaye çıkışını hızlandırarak TL'de değer kaybına ve enflasyonist baskıya neden oluyor. İkincisi, ABD bütçe açığındaki büyüme, küresel likiditeyi daraltarak Türkiye'nin dış finansman imkânlarını kısıtlıyor. Öte yandan, küresel tedarik zincirindeki dönüşüm ve ABD şirketlerinin kâr marjı baskısı, Türkiye'nin ara malı ve hammadde maliyetlerini artırarak cari açığı olumsuz etkiliyor. Türkiye, bu ortamda Merkez Bankası'nın sıkı para politikasına devam etmesi ve yapısal reformlarla yabancı yatırımcı güvenini artırması gerekiyor. Aksi halde, küresel kâr döngüsündeki bir tersine dönüş, Türkiye'yi finansal istikrar açısından zorlayabilir.