Japonya'da Salı günü itibarıyla fazla mesai düzenlemeleri gevşetildi. Hükümet, bu adımın ekonomik büyümeyi canlandıracağını öne sürüyor. Ancak eleştirmenler, ülkenin köklü çalışma bağımlısı (workaholic) kültürüne dönüş anlamına geldiğini belirterek, kararı 'kabul edilemez bir değişim' olarak nitelendirdi. Japonya'da iş gücü piyasası reformları, uzun süredir iş-yaşam dengesini iyileştirmeyi hedefliyordu. Yeni uygulamanın bu hedefe aykırı olduğu belirtiliyor.
Ekonomik Büyüme ve Çalışma Kültürü Arasındaki Denge
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi liderliğindeki hükümet, geçtiğimiz hafta içinde kabul edilen büyüme stratejisi kapsamında, bazı sektörlerde fazla mesai üst sınırlarını esnetti. Uygulama, özellikle bilgi teknolojileri ve finans gibi yüksek vasıflı işlerde çalışanları kapsıyor. Hükümet, bu sayede şirketlerin daha esnek çalışma modelleri benimseyebileceğini ve küresel rekabette avantaj sağlayacağını savunuyor. Ancak uzmanlar, bu düzenlemenin 'işkenceyle çalıştırma' anlamına gelebilecek karōshi (aşırı çalışmaya bağlı ölüm) vakalarını artırabileceği uyarısında bulunuyor.
Takaichi'nin kendisini 'işkolik' olarak tanımlaması da tartışmaları alevlendirdi. Başbakan, önceki açıklamalarında uzun çalışma saatlerinin Japonya'nın ekonomik kalkınmasında önemli rol oynadığını savunmuştu. Ancak kamuoyunda, özellikle genç nüfus arasında, iş-yaşam dengesine verilen önemin arttığı görülüyor. Tokyo'da yaşayan 34 yaşındaki bir yazılım mühendisi olan Kenji Tanaka, "Bu karar, şirketlerin çalışanları üzerindeki baskıyı artıracak. Zaten pandemi sonrası tükenmişlik sendromu yaygınken, bu adım çalışanları daha da zorlayacak" dedi.
Geçmişten Bugüne: 'Önce İş' Anlayışı
Japonya'da 1980'lerin ekonomik balonundan bu yana uzun çalışma saatleri, üretkenliğin sembolü haline gelmişti. Hükümetler, 2010'larda iş saatlerini sınırlayan yasalar çıkarmış ve 2019'da belirli sektörlerde fazla mesai üst sınırını aylık 45 saat olarak belirlemişti. Yeni düzenlemeyle bu sınır, özel projelerde 80 saate kadar çıkabilecek. Sendikalar ve insan hakları örgütleri, bu esnetmenin işverenlere kötüye kullanım için kapı araladığını savunuyor.
Japon Sendikalar Konfederasyonu (Rengo) sözcüsü, "Fazla mesaiyi teşvik etmek, ülkemizin geleceğini tehlikeye atmak demektir. Gençler çalışmak için değil, yaşamak için iş istiyor" şeklinde tepki gösterdi. Hükümet ise düzenlemenin 'çalışanların talepleri doğrultusunda' yapıldığını savunuyor. Çalışma Bakanı, yaptığı yazılı açıklamada, "Yeni sistem, çalışanlara daha fazla özerklik verirken, ücretlerini de artıracak. Bu, Japonya'nın küresel rekabet gücünü artıracak bir adımdır" ifadelerini kullandı.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Japonya'nın bu kararı, Asya'daki diğer üretim ekonomileri için de örnek teşkil edebilir. Güney Kore ve Çin'de de benzer tartışmalar yaşanıyor. Özellikle Çin'de '996' çalışma düzeni (09.00-21.00, haftada 6 gün) uzun süredir eleştiriliyor. Japonya'nın geri adımı, bu ülkelerdeki işçi hakları savunucularını olumsuz etkileyebilir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise uzun çalışma saatlerinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmişti.
Ekonomi analistleri, bu hamlenin kısa vadede büyüme sağlayabileceğini, ancak uzun vadede verimliliği düşürebileceğini belirtiyor. İşkolik kültürün hakim olduğu toplumlarda, tükenmişlik sendromu ve depresyon vakaları artabiliyor; bu da sağlık harcamalarını yükseltiyor. Japonya'nın yaşlanan nüfusu ve düşen doğum oranları göz önüne alındığında, iş-yaşam dengesi daha da kritik hale geliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'de uzun çalışma saatleri ve esnek çalışma modellerine ilişkin tartışmalar için önemli bir örnek teşkil ediyor. Türkiye'de de benzer şekilde fazla mesai uygulamaları yaygın. Özellikle genç nüfusun iş-yaşam dengesine verdiği önem artarken, hükümet politikaları bu yönde şekillenmeli. Japonya'nın deneyimi, kalkınma hedefleriyle çalışan refahı arasında denge kurmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Türk çalışma mevzuatı, AB standartlarına uyum sürecinde iyileştirmeler içeriyor olsa da, uygulamada yaşanan sorunlar devam ediyor. Bu haber, Türkiye'nin iş gücü politikalarını gözden geçirmesi ve 'verimlilik' odaklı sürdürülebilir modeller benimsemesi gerektiğine işaret ediyor.