İsviçre'nin sık sık düzenlediği referandumlar, ülkede aşırı sağın yükselişini frenleyen en önemli etken olarak öne çıkıyor. Brexit'in doğrudan demokrasiye kötü bir ün kazandırdığı bir dönemde, İsviçre modeli Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu çözüm olabilir. Yazar Joseph de Weck'in analizine göre, İsviçre'de halk oylamaları sayesinde vatandaşlar karar alma süreçlerine doğrudan katılıyor ve bu durum, aşırı sağ partilerin güçlenmesini engelliyor.
Doğrudan Demokrasinin İsviçre'deki İşleyişi
İsviçre, dünyada doğrudan demokrasiyi en yaygın şekilde uygulayan ülke konumunda. Yılda ortalama dört kez sandık başına giden İsviçreliler, federal düzeyde yasama, yürütme ve hatta anayasa değişiklikleri gibi konularda söz sahibi oluyor. Halkın başlattığı yasa teklifleri (inisiyatif) ve hükümetin aldığı kararların onaya sunulması (referandum) mekanizmaları, siyasi karar alma sürecini şeffaflaştırıyor ve vatandaşların sisteme olan güvenini artırıyor.
Bu sistem, aşırı sağın popülist söylemlerine karşı bir tampon işlevi görüyor. Çünkü halk, aşırı sağın öne sürdüğü konuları doğrudan oylayarak test edebiliyor. Örneğin, göçmen karşıtı bir inisiyatif sandıkta reddedildiğinde, aşırı sağ partilerin bu konuyu sürekli gündemde tutma çabası boşa çıkabiliyor. Ayrıca, referandumlar sayesinde halkın farklı kesimleri arasında diyalog artıyor ve siyasi kutuplaşma azalıyor.
İsviçre'de aşırı sağ partiler, özellikle İsviçre Halk Partisi (SVP), zaman zaman referandumlarda başarılı olsa da, bu başarılar genellikle konjonktürel kalıyor ve kalıcı bir iktidar değişimine yol açmıyor. Doğrudan demokrasi, siyasi partilerin tabanını genişletmesini zorlaştırıyor ve seçmenlerin farklı konularda farklı partilere oy vermesini teşvik ediyor.
Avrupa ve Dünya İçin Anlamı
Brexit, doğrudan demokrasinin tehlikelerini gözler önüne serdi: karmaşık bir konuda halkın yeterince bilgilendirilmeden oy kullanması, pişmanlık yaratabilecek sonuçlar doğurabiliyor. Ancak İsviçre modeli, bu riski minimize ediyor. Çünkü İsviçre'de referandumlar sık yapılıyor ve seçmenler sürekli olarak bilgi edinme ve tartışma imkânı buluyor. Ayrıca, hükümet ve parlamento, referandum öncesi konuyu detaylı bir şekilde kamuoyuna anlatıyor ve oy pusulalarında konunun lehinde ve aleyhindeki argümanlar yer alıyor.
Avrupa'da aşırı sağın yükselişi, birçok ülkede endişe kaynağı. Fransa'da Ulusal Birlik (RN), Almanya'da Almanya için Alternatif (AfD), İtalya'da ise kardeş partiler koalisyonda. İsviçre örneği, doğrudan demokrasinin aşırı sağı frenleyebileceğini gösteriyor. Avrupa Birliği ülkeleri için İsviçre modeli birebir uygulanamasa da, vatandaş katılımını artıracak mekanizmalar (örneğin, Avrupa Vatandaş İnisiyatifi) aşırı sağın oyununu bozabilir.
Öte yandan, İsviçre'nin doğrudan demokrasi geleneği, ülkenin AB'ye katılmama tercihinde de etkili oldu. İsviçreliler, egemenliklerini doğrudan kullanmayı tercih ediyor ve Brüksel'in kararlarına tabi olmak istemiyor. Bu durum, AB'nin genişleme politikaları için de ders niteliğinde.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsviçre'nin referandum kültürü, Türkiye'nin siyasi tartışmalarına farklı bir pencere açıyor. Türkiye'de de zaman zaman referandumlar düzenleniyor; ancak bu oylamalar genellikle Anayasa değişiklikleri gibi yüksek siyaset konularıyla sınırlı. İsviçre modeli, halkın günlük yaşamı etkileyen konularda da söz sahibi olmasını sağlıyor. Türkiye'de aşırı sağ olarak nitelendirilebilecek siyasi hareketler, İsviçre'deki gibi bir doğrudan demokrasi mekanizmasıyla dizginlenemiyor; çünkü mevcut sistem daha çok temsili demokrasiye dayanıyor. Yine de İsviçre örneği, vatandaş katılımının artırılmasının siyasi kutuplaşmayı azaltabileceğini gösteriyor. Türkiye-AB ilişkileri açısından ise İsviçre'nin AB dışında kalarak doğrudan demokrasiyi koruması, Türkiye'nin AB üyeliği tartışmalarında alternatif bir model olarak sunulabilir; ancak bu, Türkiye'nin kendi siyasi dinamikleriyle uyumlu olmayabilir.