İsveç, 11 Eylül'de yapılacak genel seçimlere kilitlenmiş durumda. Ülke siyasetinde son yılların en çekişmeli yarışına sahne olacak seçim öncesinde aşırı sağcı İsveç Demokratları (Sverigedemokraterna), kamuoyu yoklamalarında yükselişini sürdürerek hükümette rol talep ediyor. Parti, özellikle göçmen karşıtı söylemi ve suçla mücadele vaatleriyle dikkat çekiyor. FRANCE 24'e konuşan Stockholm Üniversitesi sosyoloğu Zeth Isaksson, hareketin uzun süredir marjinal bir konumdan ana akım siyasete taşındığını ve imajını yumuşattığını belirtti.
Aşırı sağın yükselişinin arka planı
İsveç Demokratları, 1988'de kurulduğunda neo-Nazi bağlantılarıyla anılan küçük bir oluşumdu. Ancak 2010'da parlamentoya girmesinden bu yana her seçimde oyunu artırdı. Son anketler, partinin yüzde 20 civarında destekle ülkenin ikinci büyük partisi konumuna yerleştiğini gösteriyor. Bu yükselişte, İsveç'in son yıllarda artan çete şiddeti ve silahlı saldırılar etkili oldu. Özellikle başkent Stockholm'ün Rinkeby, Tensta gibi göçmen yoğun banliyölerinde yaşanan olaylar, kamuoyunda güvenlik endişelerini derinleştirdi. Hükümetin suçla mücadelede yetersiz kaldığı algısı, seçmenleri alternatif arayışlara itiyor. Isaksson, "İsveç Demokratları, suç ve ceza konularını merkeze alarak, göçmen karşıtı söylemini daha geniş kitlelere ulaştırmayı başardı" dedi.
Partinin lideri Jimmie Åkesson, son yıllarda partinin imajını dönüştürmek için yoğun çaba harcadı. Aşırılık yanlısı unsurları tasfiye eden Åkesson, partiyi "sosyal muhafazakâr" bir çizgiye çekti. Bu strateji, özellikle kırsal kesimde ve küçük kentlerde yaşayan seçmen üzerinde etkili oldu. Ancak ana akım partiler hâlâ İsveç Demokratları ile doğrudan koalisyon kurmaktan kaçınıyor. Buna karşın, sağ blokun diğer partileri olan Ilımlı Parti (Moderaterna), Hristiyan Demokratlar ve Liberaller, azınlık hükümeti kurmak için İsveç Demokratları'nın dışarıdan desteğine sıcak bakıyor. Bu durum, seçim sonrası siyasi denklemde aşırı sağın kilit rol oynamasına yol açabilir.
Bölgesel ve küresel boyut
İsveç'teki bu gelişme, Avrupa genelinde yükselen sağ popülizm dalgasının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Fransa'da Ulusal Birlik (Rassemblement National), İtalya'da Giorgia Meloni'nin İtalya'nın Kardeşleri (Fratelli d'Italia) partisi, Macaristan'da Viktor Orban'ın Fidesz'i ve Polonya'da Hukuk ve Adalet (PiS) partisi, benzer şekilde göçmen karşıtı ve milliyetçi söylemlerle iktidara geldi veya etkisini artırdı. İsveç, uzun süredir liberal ve hoşgörülü politikalarıyla tanınan bir Kuzey Avrupa ülkesi olarak, bu dalgadan en çok etkilenen ülkelerden biri haline geldi. Ülkenin NATO üyelik süreci de göz önüne alındığında, İsveç'in iç siyasetindeki bu değişim, ittifak içindeki dengeleri de etkileyebilir. Ayrıca, İsveç'in AB içindeki konumu, göç politikaları ve insan hakları alanındaki duruşu, yeni hükümetin yapısına bağlı olarak farklılık gösterebilir. Zeth Isaksson, "İsveç Demokratları'nın yükselişi, sadece ülke içinde değil, Avrupa Birliği'nin genel siyasi ikliminde de bir değişimin habercisi" yorumunu yaptı.
Seçim kampanyası sürecinde ana gündem maddeleri arasında ekonomi, sağlık ve iklim politikaları da yer alıyor. Ancak suç ve göç, diğer tüm konuları gölgede bırakmış durumda. İsveç Demokratları, seçmenlere "güvenli bir İsveç" vaat ederken, diğer partiler de suçla mücadele konusunda daha sert önlemler açıklamaya başladı. Bu durum, siyasi yelpazenin genel olarak sağa kaydığını gösteriyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun, İsveç siyasetinde aşırı sağın etkisinin uzun süre devam edeceği öngörülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsveç'te aşırı sağın yükselişi, Türkiye-İsveç ilişkileri açısından dolaylı da olsa önem taşıyor. İsveç, NATO üyelik sürecinde Türkiye'nin onayını bekleyen bir ülke konumunda. Aşırı sağın güçlenmesi, İsveç'in PKK/YPG konusundaki tutumunu daha da katılaştırabilir veya Türkiye'nin taleplerine karşı daha mesafeli bir yaklaşım sergilemesine yol açabilir. Ayrıca, İsveç'teki göçmen karşıtı söylem, Türk toplumu ve diğer Müslüman azınlıklar üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Türkiye, İsveç'in NATO üyeliğini onaylarken bu iç siyasi dinamikleri de göz önünde bulundurmak durumunda. Öte yandan, Avrupa'da yükselen sağ popülizm, Türkiye'nin AB ile ilişkilerini de etkileyebilir; zira birçok AB ülkesinde iktidara gelen sağ partiler, Türkiye'nin üyeliğine zaten mesafeli yaklaşıyor. Bu gelişme, Türkiye'nin dış politikada yeni dengeler kurmasını gerektirebilir.