ABD'nin on yıllardır İsrail'e sağladığı koşulsuz askeri ve diplomatik destek, Tel Aviv yönetiminin Filistin topraklarındaki işgal ve saldırılarını durdurulamaz hale getirdi. Son haftalarda Gazze Şeridi'ne yönelik yoğunlaşan hava saldırıları ve Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşim faaliyetlerinin hız kazanması, bölgede kalıcı bir barışın tesis edilmesini neredeyse imkansız kılıyor. Washington yönetimi, İsrail'in askeri operasyonlarını sınırlandırmak için sözlü uyarılarda bulunsa da, bu çabaların yetersiz kaldığı ve Tel Aviv üzerinde gerçek bir baskı oluşturamadığı görülüyor.
ABD'nin Çelişkili Tutumu
Biden yönetimi, bir yandan İsrail'in kendini savunma hakkını vurgularken, diğer yandan sivil kayıpların azaltılması çağrısı yapıyor. Ancak bu ikili mesaj, İsrail hükümeti tarafından fiili bir yeşil ışık olarak yorumlanıyor. ABD'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İsrail aleyhine alınması muhtemel kararları veto etmesi ve Tel Aviv'e yıllık 3,8 milyar dolar askeri yardım sağlaması, uluslararası toplumun elini kolunu bağlıyor. Uzmanlar, ABD'nin bu tutumunun, bölgede İran ve diğer aktörler tarafından desteklenen vekil güçlerin elini güçlendirdiğini ve daha geniş çaplı bir çatışma riskini artırdığını belirtiyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun sağ koalisyon hükümeti, özellikle Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi aşırı sağcı isimlerin baskısıyla, işgal altındaki topraklarda yerleşim birimlerini genişletmeye devam ediyor. Son olarak Doğu Kudüs'teki Şeyh Cerrah mahallesinde Filistinli ailelerin tahliye edilmesi ve yerlerine Yahudi yerleşimcilerin getirilmesi, uluslararası hukuka açık bir ihlal olarak kayıtlara geçti. Bu durum, iki devletli çözümün temelini oluşturan toprak bütünlüğü ilkesini fiilen ortadan kaldırıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
İsrail'in saldırgan politikaları, sadece Filistinlileri değil, tüm Ortadoğu'yu etkiliyor. Mısır ve Ürdün gibi komşu ülkeler, İsrail-Filistin çatışmasının tırmanmasından endişe duyuyor; zira bu durum iç siyasi dengelerini ve ekonomik istikrarlarını tehdit ediyor. Öte yandan İran ve Hizbullah gibi aktörler, İsrail'in zayıfladığı algısını fırsata çevirmeye çalışıyor. Son aylarda Lübnan sınırında artan gerilim, İsrail ile Hizbullah arasında açık bir çatışma olasılığını gündeme getiriyor.
Küresel ölçekte ise, ABD'nin İsrail'e verdiği destek, özellikle gelişmekte olan ülkelerde Amerikan karşıtlığını körüklüyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda İsrail aleyhine alınan kararların oy çokluğuyla geçmesi, ABD'nin yalnızlaştığını gösteriyor. Rusya ve Çin, bu durumu kullanarak Ortadoğu'daki nüfuzlarını artırma çabasında. Son olarak Çin, Filistinli gruplar arasında uzlaşı sağlama girişimleriyle bölgede alternatif bir arabulucu rolü üstlenmeye çalışıyor.
İnsani boyut ise giderek derinleşiyor. Gazze'de 2,3 milyon insanın yaşadığı abluka altındaki bölgede, temel ihtiyaç maddelerinin kıtlığı ve sağlık sisteminin çöküşü alarm veriyor. BM verilerine göre, Gazze nüfusunun yüzde 80'i insani yardıma muhtaç durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasını destekleyen ve İsrail'in saldırılarını sert dille kınayan bir dış politika izliyor. Ancak Ankara'nın bu tutumu, özellikle enerji ve ticaret alanlarında İsrail ile kurulan pragmatik ilişkilere zarar vermemeye özen gösteriyor. Doğu Akdeniz'deki doğal gaz rezervleri ve bölgesel enerji merkezi olma hedefi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde inişli çıkışlı bir seyir izlenmesine neden oluyor. Türkiye'nin İsrail-Filistin çatışmasında arabuluculuk rolü üstlenme girişimleri ancak tarafların iradesiyle başarılı olabilir. Mevcut durumda, Ankara'nın hem Filistinli gruplarla hem de İsrail'le diyalog kanallarını açık tutması ve uluslararası platformlarda Filistin'in haklarını savunması, dengeli bir politikanın gereği olarak öne çıkıyor.