İsrail'in aşırı sağcı Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümeti döneminde, işgal altındaki Batı Şeria'da yerleşimci şiddeti had safhaya ulaştı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, son iki yılda Filistinlilere yönelik saldırılarda belirgin bir artış yaşanırken, uluslararası toplumun kınama ve yaptırım çağrıları sonuçsuz kalıyor. Peki, bu şiddet dalgasını durdurmak için ne yapılabilir?
Gelişmenin arka planı
İsrail yerleşimcilerinin Filistin köylerine, zeytinliklerine ve evlerine yönelik saldırıları yeni bir olgu değil; ancak Netanyahu hükümetinin aşırı sağcı ortakları, özellikle Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in yerleşimcilere verdiği açık destek, bu saldırıları adeta teşvik ediyor. Smotrich'in Sivil Yönetim'deki yetkileri genişletmesi, yerleşimci grupların Filistin toprakları üzerindeki kontrolünü artırmasına olanak tanıdı.
Özellikle 2023 yılında Hamas'ın 7 Ekim saldırılarının ardından, Batı Şeria'da yerleşimci şiddeti daha da tırmandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporlarına göre, bu dönemde yüzlerce Filistinli evini terk etmek zorunda kaldı, tarım arazileri yakıldı ve hayvan sürüleri telef edildi. Uluslararası Af Örgütü ise İsrail güvenlik güçlerinin bu saldırılara çoğu zaman müdahale etmediğini, hatta bazı durumlarda yerleşimcilere açık destek verdiğini belgeledi.
ABD ve Avrupa Birliği, yerleşimci şiddetine karşı yaptırım uygulama kararı aldı; ancak bu yaptırımların etkisiz olduğu görülüyor. İsrail hükümeti, bu yaptırımları "demokratik bir ülkeye saygısızlık" olarak nitelendirerek geri adım atmıyor. Bu durum, uluslararası toplumun Filistin-İsrail çatışmasına yaklaşımında ciddi bir çıkmazı ortaya koyuyor.
Bölgesel veya küresel boyut
Yerleşimci şiddeti yalnızca bölgesel bir insan hakları sorunu değil; aynı zamanda uluslararası hukuk açısından da ciddi bir ihlal. Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü, İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarında kurduğu yerleşim ağının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve İsrail'in bu işgali sürdürmesinin ayrımcı bir uygulama oluşturduğunu teyit etti. Bu görüş, dünya genelinde ses getirdi ve Filistin tarafı diplomatik olarak güçlendi.
Ancak İsrail, UAD'nin kararını reddederken, ABD'nin de aralarında olduğu bazı ülkelerin desteğini arkasına alıyor. Öte yandan, bölgesel olarak Ürdün ve Mısır gibi komşu ülkeler, Batı Şeria'daki bu istikrarsızlığın bölgesel bir çatışmaya dönüşmesinden endişe duyuyor. İkinci İsrail-Filistin savaşı riski, tüm bölgeyi tehdit ediyor. Hizbullah ve diğer grupların söylemi, yerleşimci şiddetini "işgalin vahşetinin bir göstergesi" olarak kullanıyor ve bu durum, İsrail ile Hizbullah arasında tam ölçekli bir savaş riskini artırıyor.
Küresel olarak ise, yerleşimci şiddeti, uluslararası toplumun Filistin meselesine yaklaşımını bölüyor. Avrupa ülkeleri daha bağımsız bir Filistin devletini tanımaya yönelik adımlar atarken, ABD'nin İsrail'e koşulsuz desteği sürmekte. Bu, Orta Doğu barış sürecinin çıkmaza girdiği ve iki devletli çözümün her geçen gün daha da zorlaştığı bir tabloyu ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, tarihsel olarak Filistin davasının en güçlü destekçilerinden biri olmuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail'in yerleşimci şiddetine ve işgal politikalarına yönelik sert eleştirilerini sürdürüyor. Ancak, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki normalleşme çabaları, bu tür olaylarla kesintiye uğrayabiliyor. Türkiye'nin bu konudaki duruşu, hem iç politikada hem de İslam dünyasındaki liderlik rolü açısından önemli. Yerleşimci şiddetinin artması, Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu kullanarak Filistin tarafına destek verme eğilimini güçlendirebilir. Bununla birlikte, Türkiye'nin enerji ve savunma alanlarında İsrail ile ekonomik iş birliğini sürdürme isteği, bu politikaların önünde bir engel olarak duruyor. Sonuç olarak, Türkiye için bu kriz, hem diplomatik bir fırsat hem de dış politika dengesini koruma açısından bir test niteliğinde.