Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları, 2026'nın ilk altı ayında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 63 oranında arttı. Orta Doğu Gözlemevi'nin (Middle East Eye) derlediği verilere göre, yılın ilk yarısında 1.200'den fazla yerleşimci saldırısı kaydedildi. Bu saldırılar; arazi gaspı, zeytin ağaçlarının kesilmesi, evlere ve tarım arazilerine baskınlar ile fiziksel şiddet vakalarını içeriyor. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre, saldırıların çoğu Nablus, Hebron ve Ramallah çevresindeki kırsal bölgelerde yoğunlaşıyor. Filistinli yetkililer, bu artışın İsrail hükümetinin yerleşim birimlerini genişletme politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu savunuyor.
Gelişmenin Arka Planı
Yerleşimci şiddetindeki artış, İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'da yerleşim faaliyetlerini hızlandırdığı bir döneme denk geliyor. 2026'nın ilk yarısında İsrail hükümeti, uluslararası hukuka aykırı olarak görülen yeni yerleşim birimleri için onaylar verdi. Bu onaylar, özellikle E1 bölgesi olarak bilinen ve Kudüs ile Maale Adumim yerleşimi arasında kalan stratejik koridorda yoğunlaşıyor. Filistinliler, bu koridorun yerleşimlerle kapatılmasının Batı Şeria'nın kuzey ve güneyini birbirinden ayırarak iki devletli çözümü fiilen imkânsız hale getireceğini belirtiyor. Ayrıca, İsrail ordusunun yerleşimcilere yönelik göz yumduğu yönündeki eleştiriler sürüyor; insan hakları örgütleri, askerlerin saldırılara müdahale etmek yerine çoğu zaman Filistinli köylüleri gözaltına aldığını raporluyor.
2026'nın ilk yarısında yaşanan en çarpıcı olaylardan biri, Mart ayında Nablus yakınlarındaki Burqa köyünde bir Filistinli gencin yerleşimciler tarafından vurularak öldürülmesiydi. Bu olay, Batı Şeria genelinde geniş çaplı protestolara yol açtı ve uluslararası toplumdan kınama mesajları geldi. Birleşmiş Milletler, yerleşimci şiddetinin sivillere yönelik sistematik bir baskı aracı haline geldiğini ve uluslararası insancıl hukukun açık ihlali olduğunu vurguladı. Avrupa Birliği ise saldırıların iki devletli çözümü baltaladığını belirterek İsrail'e çağrıda bulundu.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Yerleşimci saldırılarındaki artış, Orta Doğu'daki siyasi dengeleri de etkiliyor. Bölge ülkeleri, İsrail'in Filistin politikalarına yönelik tepkilerini sertleştirirken, normalleşme süreçleri de sorgulanmaya başlandı. 2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail'le ilişkilerini normalleştiren Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas, yerleşimci şiddetini kınayan açıklamalar yayımladı. Özellikle Suudi Arabistan'ın normalleşme müzakerelerini durdurduğuna dair sinyaller, bölgede yeni bir diplomatik dalgalanmaya işaret ediyor. Filistin Yönetimi, bu saldırıların uluslararası ceza mahkemelerine taşınması için lobi faaliyetlerini artırdı. Uluslararası Adalet Divanı'nın (ICJ) 2024'teki kararına rağmen, İsrail'in işgal politikalarına devam etmesi, uluslararası hukukun uygulanabilirliği konusundaki tartışmaları da gündeme getiriyor.
İnsan hakları örgütleri, yerleşimci şiddetindeki artışın sadece bir istatistik olmadığını, her bir saldırının bir ailenin yaşamını kökünden değiştirdiğini vurguluyor. Uluslararası Af Örgütü, İsrail'in yerleşimci şiddetine karşı etkili önlemler almadığını ve bu durumun bir tür "cezasızlık" kültürü yarattığını belirtiyor. Raporda, yerleşimci saldırılarının yalnızca bireysel eylemler değil, aynı zamanda devlet destekli bir politikaların parçası olduğu ifade ediliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasını destekleyen açıklamalarını sürdürürken, bu gelişme bölgesel istikrar açısından kritik bir önem taşıyor. Ankara'nın İsrail'le ilişkileri son yıllarda dalgalı bir seyir izliyor; yerleşimci şiddetindeki artış, Türkiye'nin Filistin'e yönelik diplomatik inisiyatiflerini güçlendirmesine zemin hazırlayabilir. Özellikle İsrail'le enerji iş birliği projeleri ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları müzakereleri, bu gerilimden etkilenebilir. Bölgedeki diğer aktörlerin tutumları da Türkiye'nin Orta Doğu politikasındaki manevra alanını belirleyecektir. Türkiye'nin, Filistinlilerin haklarını savunan ve uluslararası hukuku ön plana çıkaran söylemini sürdürmesi, bölgesel diplomaside ağırlığını artırabilir.