İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun güvenlik doktrini, kendisinden sonra da İsrail'in savaş politikalarını şekillendirebilir. Netanyahu'nun uzun süredir savunduğu "sonsuz savaş" yaklaşımı, ülkenin savunma stratejisinin merkezinde yer alıyor. Bu doktrin, İsrail'in bölgedeki düşmanlarına karşı sürekli bir caydırıcılık ve önleyici saldırı politikası izlemesini öngörüyor. Peki, İsrail bu döngüyü kırabilir mi?
Netanyahu Doktrini'nin Kökenleri
Netanyahu'nun güvenlik anlayışı, İsrail'in 1948'deki kuruluşundan bu yana karşı karşıya olduğu tehdit algılamalarına dayanıyor. Ancak Netanyahu, bu tehditleri yönetmek için daha agresif ve sürekli bir askeri hareketlilik stratejisini benimsedi. Ona göre, İsrail'in güvenliği, düşmanlarının sürekli zayıflatılması ve bölgede İsrail'in askeri üstünlüğünün korunmasıyla sağlanabilir. Bu doktrin, Gazze'deki Hamas, Lübnan'daki Hizbullah, Suriye'deki İran bağlantılı gruplar ve İran'ın nükleer programına karşı yürütülen operasyonlarda kendini gösteriyor.
Netanyahu, 1996-1999 ve 2009-2021 yılları arasında başbakanlık yaparak İsrail'in en uzun süre görev yapan lideri oldu. Bu dönemde, İsrail'in savunma bütçesini artırdı, yerleşim politikalarını genişletti ve iki devletli çözümü fiilen rafa kaldırdı. 2022'de tekrar iktidara gelmesiyle birlikte, bu politikalar daha da sertleşti. 7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısı, Netanyahu doktrininin bir sonucu olarak görülebilir: sürekli güvenlik operasyonları, Filistinliler arasında radikalleşmeyi artırdı ve İsrail'in güvenlik açıklarını derinleştirdi.
Sonsuz Savaşların Dinamiği
İsrail'in "sonsuz savaşları", sadece askeri operasyonlarla sınırlı değil. Ekonomik ablukalar, siyasi izolasyon ve istihbarat operasyonları da bu doktrinin bir parçası. İsrail, Gazze'ye uyguladığı abluka ile Hamas'ı zayıflatmayı hedeflerken, aynı zamanda bölgedeki insani krizi derinleştirdi. Lübnan'da Hizbullah'a yönelik operasyonlar, İran'ın bölgedeki etkisini kırmayı amaçlıyor. Ancak bu operasyonlar, her seferinde yeni bir çatışma döngüsünü tetikliyor.
Netanyahu'nun doktrini, İsrail'in askeri ve teknolojik üstünlüğüne dayanıyor. Ancak bu üstünlük, sürdürülebilir bir barış getirmiyor. Aksine, her operasyon sonrasında İsrail'in uluslararası itibarı zedeleniyor ve bölgesel düşmanlık artıyor. Örneğin, 2021'deki Gazze savaşı sonrasında, İsrail'e yönelik eleştiriler arttı ve bazı ülkeler İsrail ile ilişkilerini gözden geçirdi. 2023'teki Hamas saldırısı ise İsrail'in istihbarat ve güvenlik konseptinin çöktüğünü gösterdi.
Netanyahu Sonrası Dönemde Doktrin Devam Eder mi?
Netanyahu'nun siyasi kariyeri, yolsuzluk davaları ve artan popülarite kaybı nedeniyle belirsiz. Ancak onun doktrini, İsrail'in güvenlik kurumları ve sağ kanat siyaseti tarafından benimsenmiş durumda. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve istihbarat teşkilatları, uzun yıllardır bu doktrin çerçevesinde hareket ediyor. Bu nedenle, Netanyahu gittikten sonra bile İsrail'in "sonsuz savaş" politikasından vazgeçmesi zor görünüyor.
Ancak alternatif bir yaklaşım da mümkün. İsrail'in güvenliği, sadece askeri güçle değil, bölgesel işbirliği ve diplomatik çözümlerle de sağlanabilir. Suudi Arabistan ile normalleşme görüşmeleri, bu yönde bir adım olabilir. Ancak Netanyahu hükümeti, Filistin meselesinde taviz vermeye yanaşmıyor. Bu da bölgesel barışın önündeki en büyük engel.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in sonsuz savaş doktrini, Türkiye'nin güvenlik ve dış politikası açısından doğrudan sonuçlar doğuruyor. Türkiye, Filistin meselesinde İsrail'e karşı sert bir tutum izliyor ve iki devletli çözümü savunuyor. İsrail'in askeri operasyonları, Türkiye'nin bölgesel istikrar arayışını zorlaştırıyor. Ayrıca, İsrail'in İran'a yönelik olası bir saldırısı, Türkiye'nin enerji güvenliğini ve ticaret yollarını tehdit edebilir. Türkiye, İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışsa da, Netanyahu doktrini bu süreci baltalıyor. Uzun vadede, İsrail'in bölgesel barışa yönelmesi, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'daki çıkarlarına hizmet eder.
Sonuç olarak, İsrail'in sonsuz savaşları bitirmesi, Netanyahu'nun gitmesinden daha fazlasını gerektiriyor: doktrinin terk edilmesi ve bölgesel barışa yönelik gerçek bir irade. Bu da ancak İsrail toplumunun ve uluslararası toplumun baskısıyla mümkün olabilir.