Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana İsrail, Gazze Şeridi'nin sınırını belirleyen "Sarı Hat"ı sessizce batıya kaydırdı. Bu hareketle birlikte İsrail ordusunun Gazze toprakları üzerindeki kontrolü yüzde 53'ten yaklaşık yüzde 64'e yükseldi. Bu artış, sadece bir askeri strateji değişikliği değil; aynı zamanda bölgede yaşayan Filistinlilerin günlük yaşamlarını, tarım alanlarını ve gelecek umutlarını derinden etkileyen bir toprak gasbı anlamına geliyor. Yerel halk, bu durumu "Sarı Hat'ın sessiz bir hırsız" olduğu sözleriyle tanımlıyor; çünkü hat ilerledikçe evler, bahçeler ve mezarlıklar erişilmez hale geliyor.
Sarı Hat'ın Kayması ve Kontrol Stratejisi
Sarı Hat, 1949 Ateşkes Antlaşması sonrasında belirlenen ve İsrail ile Mısır yönetimindeki Gazze arasındaki fiili sınırı gösteren bir çizgidir. Ancak İsrail, özellikle son on yılda bu hattı sürekli olarak doğuya kaydırmakla eleştiriliyor. Ekim ateşkesinden sonraki süreçte ise hat daha da batıya, yani Gazze'nin içlerine doğru ilerletildi. Bu ilerleme, İsrail ordusunun tampon bölge olarak adlandırdığı alanı genişletme politikasının bir parçası olarak görülüyor. İsrail, bu bölgenin güvenlik gereklilikleri nedeniyle genişletildiğini savunsa da, Filistinli yetkililer ve uluslararası gözlemciler bunun toprak ilhakı anlamına geldiğini belirtiyor.
Genişleyen bu tampon bölge, Gazze'nin en verimli tarım arazilerinin büyük bir kısmını içine alıyor. Buğday, sebze ve meyve üretiminin yapıldığı bu alanlar, Gazze ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, Sarı Hat'ın kayması nedeniyle yaklaşık 15 bin Filistinlinin tarım arazilerine erişimi engellenmiş durumda. Bu durum, gıda güvenliğini tehdit ederken, bölgede yaşayan ailelerin geçim kaynaklarını da yok ediyor. Gazze'de yaşayan bir çiftçi, "Toprağımız elimizden alındı; artık ne ekin ekebiliyoruz ne de atalarımızın mirasını koruyabiliyoruz" diyerek yaşanan mağduriyeti dile getiriyor.
Sınırlar Ötesi Yansımalar ve Uluslararası Hukuk
İsrail'in bu uygulaması, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmaları da beraberinde getiriyor. 1949 Cenevre Sözleşmesi'nin işgal altındaki topraklarda sınır değişikliği yapılmasını yasaklayan maddeleri, bu tür tek taraflı hareketlerin hukuka aykırı olduğunu ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, İsrail'in bu adımını kınamış olsa da, somut bir yaptırım uygulanmış değil. Arap Birliği ise konuyu sık sık gündeme taşıyor ve Filistin topraklarının bütünlüğünün korunması çağrısında bulunuyor. Ancak İsrail'in askeri üstünlüğü ve uluslararası alandaki müttefik desteği, bu itirazların etkisiz kalmasına neden oluyor.
Bu gelişme, bölgesel dengeleri de değiştiriyor. Mısır'ın Gazze ile olan sınırı, özellikle Refah Sınır Kapısı'nın kontrolü açısından kritik önem taşıyor. İsrail'in Sarı Hat'ı batıya kaydırması, Mısır'ın da güvenlik hesaplarını etkiliyor. Kahire yönetimi, Gazze'de kalıcı bir istikrarsızlığın kendi güvenliğini de tehdit edeceğinin farkında. Bu nedenle Mısır, hem İsrail'le hem de Filistinli gruplarla arabuluculuk girişimlerini sürdürüyor. Ancak taraflar arasındaki güven eksikliği, kalıcı bir çözümün önündeki en büyük engel olarak duruyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, kuruluşundan bu yana Filistin davasına verdiği desteği her platformda dile getiren bir ülke. İsrail'in Sarı Hat'ı genişletmesi, Türk dış politikasının da yakından izlediği bir gelişme. Ankara, bu tür tek taraflı adımların iki devletli çözümü imkânsız hale getireceğini savunuyor. Türkiye'nin uluslararası arenada Filistin'in yanında durması, İslam dünyasındaki liderlik iddiasını güçlendirirken, bölgesel bir krizin derinleşmesi Türkiye'nin güney sınırlarındaki güvenliği de doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler ve diğer platformlarda Filistin halkının haklarını savunmaya devam etmesi ve bu ihlallere karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirme çabaları, küresel güç dengeleri açısından da belirleyici olabilir.