İsrail'in güneyindeki Necef çölünde, İsrail makamlarının yasadışı yapı olarak değerlendirdiği onlarca Bedevi evi yıkıldı. Al-Dahiya köyü sakinleri, buldozerlerin enkazı arasında dolaşarak evlerinin yıkımına tanık oldu. Yıkım, bölgede yaşayan Bedevi toplumunun mülkiyet hakları ve yaşam alanlarına yönelik uzun süredir devam eden tartışmaları yeniden alevlendirdi. Olay, İsrail'in Necef'teki Bedevi yerleşimlerine yönelik politikalarının son halkası olarak görülüyor.
Yıkımın arka planı ve Bedevi toplumu
Necef çölü, İsrail'in güneyinde geniş bir alanı kaplıyor ve bölgede yaklaşık 200 bin Bedevi Arap vatandaşı yaşıyor. Bu topluluk, 1948'de İsrail'in kuruluşundan bu yana mülkiyet ve tanınma konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıya. İsrail hükümeti, Bedevilerin çoğunun yaşadığı köyleri yasadışı olarak nitelendiriyor ve bu yerleşimleri tanımıyor. Buna karşılık Bedeviler, atalarından kalma topraklarda yaşadıklarını ve yıkımların kendilerini zorla yerinden etme amacı taşıdığını savunuyor. Al-Dahiya köyü de bu tanınmayan köylerden biri. Sakinler, yıkım kararının ardından kısa süre içinde evlerini boşaltmak zorunda kaldı. Görgü tanıkları, yıkım sırasında güvenlik güçlerinin geniş önlemler aldığını ve bölgeye giriş çıkışları kontrol ettiğini belirtiyor. Yıkımın, İsrail Yüksek Mahkemesi'nin onayının ardından gerçekleştiği öne sürülüyor. Ancak kesin tarih ve yıkılan ev sayısına ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı.
Bedevi toplumu temsilcileri, yıkımların sistematik bir şekilde sürdüğünü ve bunun bir insan hakları ihlali olduğunu dile getiriyor. Uluslararası kuruluşlar da İsrail'i Bedevi vatandaşlarına yönelik ayrımcı politikalar nedeniyle eleştiriyor. İsrail ise yasadışı yapılaşmanın önlenmesi ve planlama süreçlerine uyulması gerektiğini savunuyor. Ancak eleştirmenler, Bedevi köylerine yönelik imar planlarının yıllardır onaylanmadığını ve bu nedenle yıkımların kaçınılmaz hale getirildiğini belirtiyor. Al-Dahiya sakinleri, yıkımın hemen ardından bölgede kalmaya devam edeceklerini ve topraklarından vazgeçmeyeceklerini söyledi. "Toprağımızı koruyoruz" ifadesi, direnişlerinin sembolü haline geldi.
Bölgesel ve uluslararası boyut
Necef'teki Bedevi yerleşimlerine yönelik yıkımlar, İsrail-Filistin meselesinin bir parçası olarak uluslararası kamuoyunda yankı buluyor. Filistin yönetimi, olayı kınayarak İsrail'i etnik temizlikle suçladı. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı da benzer açıklamalarla İsrail'e tepki gösterdi. Öte yandan ABD ve Avrupa Birliği, İsrail'in Bedevi toplumuna yönelik tutumunu zaman zaman eleştirse de somut yaptırım uygulamaktan kaçınıyor. Bölgedeki insan hakları örgütleri, yıkımların uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunuyor. İsrail'in Necef'teki politikaları, aynı zamanda ülke içindeki Arap azınlıkla ilişkileri de etkiliyor. Son yıllarda artan yıkımlar, İsrail'in iç politikasında sağcı koalisyonun etkisiyle daha da sertleşti. Uzmanlar, bu tür eylemlerin bölgede istikrarsızlığı artırabileceği uyarısında bulunuyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) İsrail'in Filistin topraklarındaki eylemlerine ilişkin soruşturmaları, Necef'teki Bedevi yıkımlarını da kapsayabilir. Ancak UCM'nin yargı yetkisi konusunda tartışmalar sürüyor. Bu arada, İsrail'in 2023'teki yargı reformu protestoları ve Gazze savaşı, ülkenin uluslararası imajını zaten sarsmış durumda. Bedevi yıkımları, bu olumsuz tabloya yeni bir halka ekliyor. Bölge halkı, uluslararası toplumun sessizliğinden şikayetçi. Al-Dahiya sakinleri, "Dünya bizi görmezden geliyor" diyerek tepkilerini dile getiriyor. BM insan hakları uzmanları, İsrail'i Bedevi toplumuna yönelik ayrımcı uygulamaları durdurmaya çağırdı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına verdiği destek ve İsrail'in Filistinlilere yönelik politikalarına yönelik eleştirileriyle biliniyor. Necef'teki Bedevi yıkımları, Türkiye'nin İsrail'e yönelik tutumunu yeniden gündeme getirebilir. Ankara, son dönemde İsrail ile ilişkileri normalleştirme çabası içindeydi; ancak Gazze savaşı bu süreci sekteye uğrattı. Bedevi yıkımları, Türkiye'nin uluslararası platformlarda İsrail'e yönelik eleştirilerini artırmasına yol açabilir. Ayrıca, Türkiye'nin bölgede insan hakları savunucusu rolünü pekiştirmesi açısından bir fırsat olarak görülebilir. Öte yandan, Türkiye'nin kendi sınırları içinde benzer sorunlar yaşamadığı için konuyu insani boyutta ele alması beklenir. Bu gelişme, Türk kamuoyunda İsrail'e yönelik tepkileri artırabilir ve hükümetin Filistin politikasını destekleyen açıklamalarını güçlendirebilir.