İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), iddialara göre İran’ın stratejik savunma sistemlerini hedef alan ‘büyük çaplı bir saldırı’ başlattığını duyurdu. Saldırının, İran’ın nükleer tesislerini ve askeri altyapısını korumak için konuşlandırılan hava savunma ve füze sistemlerine yönelik olduğu belirtiliyor. Henüz resmi olarak doğrulanmayan bilgilere göre, İran’ın çeşitli bölgelerinde patlamalar duyuldu. İran henüz resmi bir açıklama yapmazken, devlet medyası saldırıyı ‘sınırlı’ olarak nitelendirdi. Bölgesel uzmanlar, bu hamlenin İsrail’in son dönemde İran’ın nüfuzuna karşı aldığı önlemlerin bir parçası olduğunu ve gerilimi daha da tırmandırabileceğini ifade ediyor. ABD ve Birleşmiş Milletler’den henüz bir yorum gelmezken, uluslararası toplum gelişmeleri endişeyle takip ediyor.
Gelişmenin arka planı
İsrail ile İran arasındaki gerginlik, son yıllarda İran’ın nükleer programı ve bölgesel milis gruplarına verdiği destek nedeniyle tırmanışa geçmişti. İsrail, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek için gizli operasyonlar ve siber saldırılar düzenlemekle suçlanıyor. Son aylarda İran, İsrail’e yönelik artan tehditlerde bulunurken, İsrail de İran’ın Suriye ve Lübnan’daki vekil güçlerine karşı hava saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Bu bağlamda, bugünkü saldırı İsrail’in İran’ın kendi topraklarına yönelik ilk doğrudan askeri müdahalesi olarak kayıtlara geçti. Analistler, İsrail’in ‘stratejik savunma sistemleri’ olarak tanımladığı hedeflerin, İran’ın Rusya’dan tedarik ettiği S-300 ve S-400 hava savunma sistemleri ile yerli yapımı füze bataryaları olduğunu düşünüyor. Saldırı, İran’ın misilleme yapması halinde bölgesel bir savaşa dönüşme riski taşıyor. Bugüne kadar İran, İsrail’in saldırılarına genellikle vekil güçler aracılığıyla karşılık verdi.
İran’ın nükleer programına ilişkin endişeler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) son raporlarında İran’ın uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60’a çıkardığını açıklamasıyla yeniden alevlenmişti. İsrail, İran’ın nükleer silah üretmeye çok yakın olduğunu savunuyor. ABD’nin İran ile nükleer anlaşmayı canlandırma çabaları ise sonuçsuz kalmıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, daha önce İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırıya yeşil ışık yakılması için uluslararası destek arayışındaydı. Bugünkü saldırı, Netanyahu’nun bu yöndeki ısrarının bir sonucu olarak yorumlanıyor. İsrail’in hamlesi, İran’ın bölgedeki diğer müttefikleri olan Suriye, Hizbullah ve Yemen’deki Husiler üzerinde de baskı yaratabilir.
Bölgesel veya küresel boyut
İsrail’in İran’a yönelik bu saldırısı, Orta Doğu’da zaten kırılgan olan dengeleri altüst edebilecek bir potansiyele sahiptir. Saldırı, İran’ın nükleer programını durdurma amacı taşısa da, misilleme olasılığı bölgede yeni bir savaşın fitilini ateşleyebilir. İran’ın Körfez ülkeleri üzerinde baskı kurması veya Hürmüz Boğazı’nı kapatması gibi olası yanıtları, küresel enerji piyasalarında büyük bir dalgalanmaya neden olabilir. Petrol fiyatları, daha önce İran-İsrail gerilimlerinde yükseliş eğilimi göstermişti. ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, bölgedeki çatışmaların kontrolden çıkmasından endişe ediyor. Rusya ise İran’a askeri destek sağlamakla suçlanıyor ve saldırıyı kınayan bir açıklama yapabilir. Çin, enerji ihtiyacı ve İran ile olan ticari ilişkileri nedeniyle durumu yakından izliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplanması bekleniyor. Saldırı, aynı zamanda İsrail’in bölgesel caydırıcılık politikasının bir parçası olarak görülürken, İran’ın uranyum zenginleştirme programını daha da ileriye taşımasına yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail-İran gerginliği, Türkiye’nin Orta Doğu politikası ve güvenliği açısından doğrudan sonuçlar doğurabilir. Türkiye, hem İsrail hem de İran ile bir dizi iş birliği alanına sahiptir. Saldırı, Türkiye’nin enerji güvenliğini etkileyebilecek bir bölgesel istikrarsızlık riskini artırmaktadır. Türkiye, daha önce İran’ın nükleer programına ilişkin endişelerini dile getirmiş ve diplomatik çözüm çağrısı yapmıştı. Bu kapsamda, Türkiye’nin çatışmanın tırmanmaması için arabuluculuk girişimlerinde bulunması veya taraflarla ayrı ayrı temasları sürdürmesi beklenebilir. Ayrıca, Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığı, bölgesel bir çatışma durumunda yeniden değerlendirilmelidir. Türkiye açısından en kritik husus, kendi güney sınırlarında bir savaşın patlak vermesinin engellenmesi ve bölgesel ekonomik ilişkilerin sürdürülebilmesidir.