İslamizm terimi, son yıllarda uluslararası siyaset ve medyada sıkça kullanılan ancak tanımı konusunda uzlaşma sağlanamayan bir kavram olarak öne çıkıyor. Bir yazarın ifadesiyle, Müslümanlar tek bir siyasi proje etrafında birleşmiş değil; İslam coğrafyasındaki siyasi hareketler, mezhepsel, etnik ve sınıfsal farklılıklar nedeniyle çok çeşitlilik gösteriyor. Batı’nın “İslamizm” çatısı altında topladığı yapılar, aslında birbirinden farklı hedeflere sahip. Bu indirgemeci yaklaşım, bölgesel gerçeklikleri anlamayı zorlaştırıyor ve yanlış politikaların önünü açıyor.
İslamizm Kavramının Arka Planı
İslamizm, 20. yüzyılın başından itibaren Müslüman toplumlarda ortaya çıkan siyasi hareketleri tanımlamak için kullanılan bir terim. Ancak bu kavram, Batı akademisi ve siyaset çevrelerinde genellikle olumsuz bir çağrışımla yüklendi. Oryantalist bakış açısı, İslam’ı monolitik bir blok olarak görme eğiliminde. Oysa İslam dünyası, Sünni-Şii ayrımından tutun da etnik kimliklere (Arap, Fars, Türk, Kürt, Berberi) ve farklı ekonomik çıkarlara kadar derin fay hatlarıyla bölünmüş durumda.
Müslüman Kardeşler, Selefi hareketler, İran devrimi sonrası Şii gruplar, Suudi Arabistan’ın desteklediği Vahhabi yapılar ve Türkiye’deki İslami siyasi gelenek, hepsi “İslamizm” şemsiyesi altında anılsa da, siyasi programları, iktidar stratejileri ve toplum tasavvurları birbirinden farklı. Örneğin, Müslüman Kardeşler demokratik süreçlere katılmayı savunurken, bazı Selefi gruplar silahlı mücadeleyi benimseyebiliyor. İran’ın velayet-i fakih modeli ise Şii teolojisine dayalı bir devlet projesi. Bu çeşitlilik, “İslamizm”in tek bir ideoloji olmadığını gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı, İslami hareketleri genellikle güvenlik tehdidi olarak çerçeveledi. 11 Eylül saldırılarından sonra bu algı daha da pekişti. ABD’nin “teröre karşı savaş” doktrini, İslami grupları topyekûn hedef aldı. Ancak Arap Baharı sürecinde Müslüman Kardeşler’in seçim zaferleri, bu indirgemeci yaklaşımın ne kadar yanıltıcı olduğunu ortaya koydu. Tunus’ta Ennahda, Mısır’da Özgürlük ve Adalet Partisi, farklı toplumsal tabanlara hitap ediyordu. Mısır’da 2013 darbesiyle Müslüman Kardeşler iktidardan uzaklaştırıldı; bu olay, Batı’nın demokrasi söylemiyle çelişen pragmatik yaklaşımını gözler önüne serdi.
Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez monarşileri, İslami hareketleri kendi iktidarlarına tehdit olarak görüp baskı altına alırken, aynı zamanda selefi ideolojiyi ihraç ederek farklı ülkelerde etki alanı oluşturuyor. Bu ikili oyun, İslamizm’in homojen olmadığını kanıtlıyor. İran ise Şii milis güçleri üzerinden Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de nüfuz kurmaya çalışıyor. Türkiye, Katar ve Malezya gibi ülkeler ise İslami kimliği daha ılımlı ve demokratik bir çerçevede yorumlayarak farklı bir model sunuyor. Tüm bu aktörler, “İslamizm” etiketi altında toplanamayacak kadar farklı çıkarlara sahip.
Küresel düzeyde ise İslamofobi, Batı toplumlarında Müslümanlara yönelik ayrımcılığı körüklüyor. İslamizm kavramı, bu ayrımcılığı meşrulaştırmak için kullanılabiliyor. Oysa Müslümanların büyük çoğunluğu, siyasi İslam’ı bir bütün olarak desteklemiyor; laik, milliyetçi, liberal veya apolitik eğilimler de geniş yer tutuyor. Bu nedenle, “İslamizm”i tek bir siyasi proje olarak görmek, hem akademik hem de politik açıdan hatalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İslami siyasi gelenek ile laik Cumhuriyet mirası arasında kendine özgü bir denge kurmuş durumda. AK Parti iktidarı, İslami kimliği siyasi meşruiyet aracı olarak kullanırken, aynı zamanda NATO üyeliği ve Avrupa Birliği sürecini sürdürdü. Batı’nın “İslamizm” kavramına yüklediği olumsuz anlam, Türkiye’nin dış politikasında zaman zaman zorluklara yol açıyor. Özellikle Müslüman Kardeşler’e verilen destek ve Hamas ile kurulan ilişkiler, Batı başkentlerinde rahatsızlık yaratıyor. Ancak Türkiye, İslam dünyasındaki çeşitliliği kendi lehine kullanabilecek jeopolitik konumda. Bölgesel istikrar için farklı İslami aktörlerle diyalog kurmak, Türk dış politikasının öncelikleri arasında yer alıyor. Bu çerçevede, İslamizm’in homojen olmadığı gerçeği, Türkiye’nin manevra alanını genişletiyor.