İran İslam Cumhuriyeti, son dönemde karşı karşıya kaldığı ciddi siyasi ve askeri sınamaların ardından ayakta kalmayı başarmış olsa da, asıl zorluklar daha henüz başlamış durumda. Rejim, içeride artan toplumsal huzursuzluk ve dışarıda uygulanan yaptırımların ağırlaştırdığı ekonomik krizle boğuşurken, 'zafer' görüntüsü altında aslında kırılgan bir yapı taşıyor.
Zaferin Ötesindeki Gerçekler
İran'ın son dönemde elde ettiği diplomatik ve askeri avantajlar, kısa vadede bir başarı olarak okunabilir. Ancak perde arkasında, ülkenin enflasyonla mücadele ederken temel gıda ve ilaç sıkıntısı yaşayan milyonlarca vatandaşı var. Yaptırımların delinmesi için geliştirilen alternatif ticaret yolları, ancak sınırlı bir rahatlama sağlıyor. Petrol ihracatında gözlenen artış bile, önceki yıllara göre daha düşük seviyelerde kaldı. Ekonomik veriler, İran'ın 2024 yılı itibarıyla enflasyon oranının yüzde 40'ın üzerinde seyrettiğini ve resmi işsizlik oranının genç nüfus arasında yüzde 25'e yaklaştığını gösteriyor. Bu tablo, rejimin meşruiyetini aşındıran en büyük faktörlerden biri.
Toplumsal cephede ise durum daha karmaşık. Kadın hakları, dini özgürlükler ve siyasi katılım gibi konularda yaşanan gerilimler, biriken öfkeyi yüzeye çıkarıyor. Mahsa Amini protestolarının ardından gelen dalga, rejimin güvenlik aygıtıyla bastırılmış olsa da, altında yatan hoşnutsuzluk devam ediyor. Rejim, bu hoşnutsuzluğu dış düşman söylemiyle yönlendirerek ertelemeye çalışsa da, ekonomik darboğaz uzun vadede bu stratejiyi sürdürülemez kılıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Savaşın Ortasında Bir Denge
İran'ın bölgesel konumu, özellikle Orta Doğu'nun diğer kriz bölgeleriyle kesişiyor. Yemen, Suriye ve Lübnan'da etkin olan Tahran yönetimi, bu alanlarda kazanımlar elde etmiş olsa da, bu kazanımlar aynı zamanda birer yük haline geliyor. Özellikle Yemen'deki savaş, İran için hem mali hem de askeri kaynak tüketimi anlamına geliyor. Suriye'de Beşar Esad rejiminin ayakta kalması için sağlanan destek ise, İran'ı derin bir askeri angajmana sürüklemiş durumda. İsrail ile yaşanan gölge savaş ve nükleer programa ilişkin uluslararası baskılar, ülkenin dış politikasında bir denge arayışını zorunlu kılıyor. Suudi Arabistan ile yürütülen normalleşme görüşmeleri, bu dengenin bir parçası. Ancak varılan anlaşmalar bile, bölgedeki güç mücadelesini bitirmiş değil. Tahran, bir yandan nükleer anlaşmaya dönüş için Batı ile müzakereleri sürdürürken, diğer yandan Rusya ile artan askeri işbirliği sayesinde uluslararası alanda elini güçlendirmeye çalışıyor. Bu çok yönlü strateji, rejimin ayakta kalma becerisini yansıtsa da, her cephede sürdürülebilir olup olmadığı sorgulanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki istikrarın kırılgan doğası, Türkiye için doğrudan güvenlik ve ticaret boyutlarıyla önem taşıyor. Her iki ülke de Suriye, Irak ve Kafkasya'da rekabet halinde. Ekonomik ilişkilerde İran'a uygulanan yaptırımlar Türk ihracatçıları için fırsat yaratırken, enerji konusunda doğal gaz ithalatında yaşanan aksaklıklar Türkiye'nin enerji güvenliğini etkiliyor. Ayrıca, İran'ın olası bir toplumsal çöküşü sınır güvenliğinden mülteci akışına kadar bir dizi sorunu beraberinde getirebilir. Bu nedenle Ankara, Tahran'daki gelişmeleri yakından izlerken, bölgesel dengeyi korumayı hedefliyor.