On dokuz hafta önce İran, dünyanın en güçlü ülkesi ile Ortadoğu'nun en gelişmiş ordusunun birleşik gücüyle karşı karşıyaydı. Tahran, askeri olarak ezici bir üstünlükle kuşatılmış görünüyordu. Ancak bugün gelinen noktada, İran'ın müzakere masasında barışın şartlarını dikte ettiği bir tablo ortaya çıktı. Geçtiğimiz ay imzalanan mutabakat zaptı, Başkan Donald Trump'ın "Anlaşma, tarihin en büyük anlaşmalarından biri olacak" sözleriyle duyurulmuştu. Peki, İran bu dönüşümü nasıl başardı? Askeri alandaki dezavantajını diplomatik ve stratejik üstünlüğe nasıl çevirdi?
Askeri Dengeler ve Stratejik Hamleler
İran, son haftalarda bölgesel milis güçleriyle koordineli hareket ederek ABD ve İsrail'in askeri üstünlüğünü dengelemeyi başardı. Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah ve Suriye'deki İran destekli gruplar, eş zamanlı saldırılarla koalisyon güçlerini zorladı. Özellikle Basra Körfezi'nde gerçekleştirilen insansız hava aracı ve füze saldırıları, ABD donanmasının bölgedeki hareket kabiliyetini sınırladı. İran, ayrıca uluslararası kamuoyunda ABD'nin savaş yorgunu olduğu algısını kullanarak diplomatik alan kazandı. Trump yönetiminin, seçim öncesi yeni bir savaşa girmek istememesi, Tahran'ın elini güçlendirdi.
Mutabakat zaptının detaylarına göre, İran uranyum zenginleştirme programını belirli bir seviyede dondurmayı kabul ederken, ABD ise bazı ekonomik yaptırımları hafifletme taahhüdünde bulundu. Ancak İran, anlaşmanın hemen ardından bölgesel nüfuzunu artıracak adımlar atmaktan geri durmadı. Bu durum, İsrail ve Suudi Arabistan'da ciddi rahatsızlık yarattı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'ın bu stratejik başarısı, sadece ABD-İran ilişkilerini değil, tüm Ortadoğu dengelerini etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran'ın nükleer programına ilişkin endişelerini dile getirirken, aynı zamanda kendi savunma harcamalarını artırma kararı aldı. İsrail ise, İran'ın bölgesel milisler aracılığıyla kendisini tehdit etmeye devam ettiğini belirterek, anlaşmayı "tarihi bir hata" olarak nitelendirdi. Avrupa Birliği, anlaşmayı memnuniyetle karşılarken, İran'ın insan hakları ihlalleri ve balistik füze programı konusunda daha fazla denetim talep etti. Rusya ve Çin ise, ABD'nin bölgeden çekilmesini fırsat bilerek nüfuzlarını artırmaya çalışıyor.
Ekonomik boyutta, İran'ın ham petrol ihracatı, ABD yaptırımlarının kısmen hafifletilmesiyle birlikte günlük 200 bin varil arttı. Ancak Tahran, asıl hedefin tüm yaptırımların kaldırılması olduğunu vurguluyor. Bu, küresel enerji piyasalarında dengeleri değiştirebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran ile ABD arasında varılan bu mutabakat, Türkiye açısından önemli fırsatlar ve riskler barındırıyor. Bir yandan İran yaptırımlarının hafiflemesi, Türkiye-İran ticaret hacmini (2023'te yaklaşık 7 milyar dolar) artırabilir; özellikle enerji ithalatında maliyet avantajı sağlayabilir. Diğer yandan, İran'ın bölgesel nüfuzunun güçlenmesi, Suriye ve Irak'ta Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını tehdit edebilir. Ayrıca, ABD'nin Ortadoğu'da yeni bir denklem kurması, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu ve Doğu Akdeniz politikalarını da etkileyebilir. Ankara'nın bu yeni durumu dikkatle analiz ederek, hem ekonomik kazanımları hem de güvenlik risklerini dengeleyen bir politika izlemesi gerekiyor.