İran, 13 Nisan 2024 gecesi İsrail'e yönelik geniş çaplı bir drone ve füze saldırısı başlattı. Tahran yönetimi, bu operasyonla caydırıcılık kapasitesini yeniden tesis etmeyi hedeflerken, aynı zamanda doğrudan bir savaşa dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Saldırı, İran'ın Suriye'nin Şam kentindeki konsolosluk binasına yapılan ve Devrim Muhafızları'ndan üst düzey komutanların öldürüldüğü saldırıya misilleme olarak gerçekleştirildi. İsrail, bu saldırıyı doğrulamamış olsa da İran doğrudan İsrail'i sorumlu tuttu. Bölgede tansiyonun zirve yaptığı bu gelişme, uluslararası toplumda endişeyle karşılandı.
Gelişmenin arka planı: Şam saldırısı ve İran'ın yanıtı
1 Nisan 2024'te İran'ın Şam'daki konsolosluk binasına düzenlenen hava saldırısında, Devrim Muhafızları'nın Kudüs Gücü'nün üst düzey komutanlarından Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahedi ve yardımcıları hayatını kaybetti. İran, saldırıyı derhal İsrail'e bağladı ve misilleme sözü verdi. Yaklaşık iki hafta sonra, 13 Nisan'ı 14 Nisan'a bağlayan gece, İran İsrail topraklarına yüzlerce kamikaze drone, seyir füzesi ve balistik füze fırlattı. İsrail, ABD, İngiltere ve Ürdün'ün de desteğiyle bu saldırıyı büyük ölçüde etkisiz hale getirdiğini açıkladı. İran ise operasyonun "başarılı" olduğunu ve hedeflerine ulaştığını duyurdu. Tarafların açıklamaları birbiriyle çelişiyor; ancak sahadaki veriler, saldırının sınırlı hasara yol açtığını gösteriyor.
İran'ın bu saldırısı, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana İsrail topraklarına doğrudan yapılan ilk askeri müdahale olması açısından tarihi bir dönüm noktası. Tahran yönetimi, yıllardır İsrail'e karşı vekil güçler (Hizbullah, Husiler, Suriye'deki milisler) üzerinden yürüttüğü mücadeleyi ilk kez doğrudan kendi ordusuyla üstlenmiş oldu. Bu adım, İran'ın caydırıcılık politikasında önemli bir değişime işaret ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Gerilim mi, çatışma mı?
Saldırı, Ortadoğu'da zaten kırılgan olan dengeleri daha da hassas hale getirdi. İsrail ile İran arasındaki gölge savaşın açık bir çatışmaya dönüşme riski, bölgesel güçleri ve küresel aktörleri harekete geçirdi. ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya verdiği destek mesajında, ABD'nin İsrail'in güvenliğine bağlı olduğunu ancak geniş çaplı bir savaş istemediklerini vurguladı. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, taraflara itidal çağrısı yaptı. Çin ve Rusya da diplomatik çözüm çağrılarında bulundu ancak İsrail'in Şam saldırısına doğrudan atıfta bulunmadı.
İran'ın bu hamlesi, aynı zamanda nükleer müzakerelerin geleceğini de etkileyebilir. Batılı ülkeler, İran'ın nükleer programının askeri boyut kazandığına dair endişelerini sık sık dile getirirken, Tahran'ın bu tür saldırgan adımları yaptırımların sıkılaştırılmasına yol açabilir. Öte yandan, İsrail'in Gazze'deki savaşı sürerken, ikinci bir cephe açılması ihtimali bölgesel istikrar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, çatışmanın kendi topraklarına sıçramasından endişe ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran-İsrail gerilimi, Türkiye için birkaç açıdan kritik önem taşıyor. Birincisi, tırmanan gerginlik Türkiye'nin enerji güvenliğini tehdit edebilir; İran doğalgazı ve petrol yollarının güvenliği risk altında. İkincisi, Türkiye'nin İsrail ile ticari ilişkileri (Gazze savaşı öncesinde güçlüydü) bu krizden etkilenebilir. Üçüncüsü, bölgede olası bir savaş, Türkiye'ye yoğun bir mülteci akışına neden olabilir. Türkiye, hem İran hem de İsrail ile dengeli ilişkilerini sürdürmeye çalışırken, NATO müttefiki olarak ABD'nin pozisyonu ile kendi çıkarları arasında bir denge kurmak zorunda. Ankara'nın itidal çağrıları ve arabuluculuk girişimleri, bölgesel istikrarı koruma çabasının bir parçası.