ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik ekonomik ambargoyu yeniden yürürlüğe koyma talimatı vermesinin ardından Tahran yönetimi, küresel deniz ticaretini tehdit eden yeni adımlar atacağını duyurdu. İran Devrim Muhafızları’na bağlı Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Alirıza Tangsiri, yaptığı açıklamada, “Hürmüz Boğazı bizim kontrolümüz altındadır ve düşmanın ticaretine izin vermeyeceğiz. Gerekirse diğer stratejik su yollarını da kapatırız” ifadelerini kullandı. Bu tehdit, ABD Merkez Kuvvetleri’nin (CENTCOM) İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere yönelik saldırı kapasitesini “daha da zayıflatmak” için yeni bir hava operasyonu başlattığını duyurmasının hemen ardından geldi.
Gelişmenin Arka Planı: Hürmüz Boğazı ve Artan Gerilim
Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı, uzun yıllardır ABD-İran geriliminin odağında yer alıyor. Son olarak 2019’da İran’ın mayın döşeme ve tanker kaçırma operasyonlarıyla tırmanan kriz, Trump yönetiminin 2020’de Tahran’a yönelik maksimum baskı politikasını yeniden canlandırmasıyla yeni bir boyut kazandı. CENTCOM Sözcüsü Albay John Moore, “Dün gece gerçekleştirilen hassas hava saldırıları, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda ticari denizciliğe yönelik tehdit oluşturan radar sistemleri ve hızlı saldırı botlarını hedef aldı. Operasyon başarılı olmuştur” dedi. İran ise saldırıda sivil kayıplar yaşandığını iddia ederek uluslararası mahkemelere başvurma tehdidinde bulundu.
Uzmanlara göre İran’ın elinde Boğaz’ı kapatmak için çeşitli seçenekler bulunuyor: Deniz mayınları döşemek, insansız hava araçları (İHA) ve sürat botlarıyla gemilere taciz saldırıları düzenlemek, ya da doğrudan füze bataryalarıyla bölgedeki tankerleri vurmak. Ancak İran’ın bu tür bir adımı, ABD’nin geniş çaplı bir askeri müdahalesini tetikleyebilir. Öte yandan Tahran, ekonomik ambargonun yol açtığı petrol geliri kaybını telafi etmek için Çin’e yaptığı iskonto edilmiş petrol sevkiyatlarını artırmış durumda. Trump’ın 2018’de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin ardından başlayan süreç, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini daha da hızlandırmasına yol açmıştı.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Enerji Fiyatlarından Ticaret Rotalarına
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel enerji piyasalarında anında şok etkisi yaratır. Brent petrolün varil fiyatı, haberin ardından yüzde 3,5 artarak 85 dolara yükseldi. Analistler, olası bir kapanma durumunda fiyatların 100 doları aşabileceğini öngörüyor. ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Boğaz’ın açık kalması için ortak bir deniz görev gücü oluşturma çağrısı yaparken, Rusya ve Çin’in bu çağrıya nasıl yanıt vereceği merak konusu. Çin, İran’dan yaptığı ucuz petrol ithalatı nedeniyle Tahran’ın yanında yer alırken, Moskova ise ABD’ye karşı İran’ı destekleyecek bir tutum sergiliyor.
İran’ın “diğer stratejik su yolları” ifadesiyle neyi kastettiği henüz netleşmiş değil. Ancak askeri uzmanlar, Bab el-Mendeb Boğazı (Kızıldeniz çıkışı) veya Malakka Boğazı gibi kritik geçitlerin hedef alınabileceğini belirtiyor. Özellikle İran destekli Yemenli Husilerin Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıları, bu tehdidin ciddiyetini gösteriyor. Geçtiğimiz hafta Husilerin, Suudi bandıralı bir petrol tankerine düzenlediği insansız hava aracı saldırısı, bölgedeki tansiyonu zaten yükseltmişti. Küresel tedarik zincirleri, pandemi sonrası toparlanma sürecinde bu tür bir krizi kaldıramayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, enerji ihtiyacının büyük bölümünü ithal eden bir ülke olarak, Hürmüz Boğazı’ndaki olası bir kapanmadan doğrudan etkilenecektir. İran ve Irak’tan yapılan ham petrol ithalatının yanı sıra, Körfez ülkelerinden gelen LNG sevkiyatları da bu boğazdan geçiyor. Boğaz’ın kapatılması, Türkiye’nin enerji maliyetlerini artırarak cari açığı büyütebilir ve sanayi üretimini olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, Ankara’nın hem ABD hem de İran’la dengeli ilişkiler yürütme politikası, bu krizde zorlu bir sınav verecek. Türkiye, İran’a yönelik ambargoya katılmama yönündeki tutumunu sürdürürken, ABD’nin olası bir deniz güvenliği koalisyonuna katılıp katılmayacağı merak ediliyor. Bölgesel bir kriz olarak başlayan bu gelişme, Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve dış politikasında yeni bir sınav anlamına geliyor.