İran, son aylarda benimsediği yeni stratejik anlayışla bölgesel çatışmaları kalıcı bir güç aracı olarak kullanmayı hedefliyor. Tahran yönetimi, Yemen'den Suriye'ye, Lübnan'dan Irak'a uzanan geniş bir coğrafyada doğrudan askeri müdahale yerine vekil güçler ve ideolojik nüfuzla 'sonsuz bir savaş' hali inşa ediyor. Bu yaklaşım, İran'ın geleneksel caydırıcılık anlayışından radikal bir kopuşu temsil ediyor.
Yeni Stratejik Anlayışın Temelleri
İran’ın yeni stratejisi, Devrim Muhafızları’nın bölgesel operasyonlarına daha fazla kaynak aktarılması ve nükleer programın bir pazarlık kozu olarak elde tutulmasına dayanıyor. Tahran, ABD ve İsrail'in askeri üstünlüğünü dengede tutmak için asimetrik savaş yöntemlerine ağırlık veriyor. Özellikle Yemen'deki Husiler ve Lübnan'daki Hizbullah aracılığıyla Suudi Arabistan ve İsrail'e karşı uzun vadeli bir yıpratma savaşı yürütülüyor. Uzmanlara göre bu politika, İran'ın bölgesel hegemonya hedefine ulaşmak için kısa vadeli askeri zaferlerden ziyade sürekli bir gerilim ortamını tercih ettiğini gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran’ın 'sonsuz savaş' stratejisi, Ortadoğu’daki güç dengesini temelden sarsıyor. Körfez ülkeleri ve İsrail, Tahran'ın vekil savaşlarına karşı kendi askeri ve diplomatik önlemlerini artırırken, ABD'nin bölgeden çekilme eğilimi İran'a manevra alanı açıyor. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle dikkatinin dağılması da İran’ın bölgesel faaliyetlerini kolaylaştırıyor. Ancak bu strateji, İran’ın ekonomik krizini derinleştiriyor ve toplumsal hoşnutsuzluğu körüklüyor. Yaptırımlar altındaki Tahran, askeri harcamaları finanse etmek için giderek daha fazla Çin ve Rusya’ya bağımlı hale geliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran’ın bu yeni stratejisi, Türkiye için ciddi güvenlik ve diplomatik sonuçlar doğuruyor. Suriye ve Irak’ta İran destekli grupların PKK/YPG ile olası iş birliği, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ediyor. Ayrıca, Tahran’ın krizleri sürekli kılma politikası, Türkiye’nin bölgesel istikrar ve ekonomik entegrasyon hedefleriyle çelişiyor. Ankara, bir yandan İran’la enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan Arap ülkeleri ve İsrail’le yakınlaşarak denge arayışına giriyor. Türkiye’nin bu karmaşık ortamda kendi çıkarlarını koruması için proaktif bir diplomasi ve askeri caydırıcılık kapasitesini güçlendirmesi kritik önem taşıyor.