İran ile İsrail arasında patlak veren savaş, 2020 yılında imzalanan İbrahim Anlaşmaları'nın (Abraham Accords) temel stratejik mantığını çökertti. Bu anlaşmalar, on yıllardır süren müzakerelerin başaramadığını yapmayı hedeflemiş, Arap devletlerinin İsrail ile normalleşmesini Filistin sorunundan ayrıştırarak 2002 Arap Barış Girişimi'nin temel ilkesini –normalleşmenin Filistin devleti kurulmasına bağlanması– aşmaya çalışmıştı. Ancak İran savaşı, bu stratejinin iflasını tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Normalleşmenin Çöküşü ve Bölgesel Dinamikler
İbrahim Anlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan gibi ülkelerin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini sağlamış, bu da İsrail'in bölgedeki izolasyonunu kırmıştı. Ancak İran savaşı, bu normalleşmenin kırılganlığını gözler önüne serdi. Savaşın başlamasıyla birlikte, bu ülkelerin kamuoylarında Filistin davasına duyulan sempati yeniden alevlendi ve hükümetler İsrail ile ilişkileri sorgulamaya başladı. Özellikle BAE ve Bahreyn, İran tehdidine karşı İsrail ile güvenlik işbirliğini sürdürse de, Arap sokaklarının tepkisi ve bölgesel dengeler bu ittifakı zorluyor.
2002 Arap Barış Girişimi, İsrail'in işgal altındaki topraklardan çekilmesi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması karşılığında tüm Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşmesini öngörüyordu. İbrahim Anlaşmaları bu formülü tersine çevirerek önce normalleşmeyi, ardından Filistin sorununun çözümünü hedeflemişti. Oysa İran savaşı, Filistin meselesinin bölgede hâlâ merkezi bir öneme sahip olduğunu kanıtladı. Savaşın tırmanmasıyla birlikte, İsrail'e komşu ülkelerdeki Filistin yanlısı protestolar arttı ve bu durum, normalleşme anlaşmalarının toplumsal meşruiyetini sarstı.
İran'ın Stratejik Hamlesi ve Anlaşmaların Geleceği
İran savaşı, aynı zamanda İbrahim Anlaşmaları'nı baltalamak isteyen aktörlerin elini güçlendirdi. İran, uzun süredir bu anlaşmaları 'bölgeyi parçalama ve Filistin davasına ihanet' olarak nitelendiriyordu. Savaş, İran'ın bu söylemini haklı çıkarır nitelikte gelişti. Tahran, savaşın ardından Arap kamuoyunda normalleşme karşıtı duyguları körüklemek için yoğun bir propaganda başlattı. Suudi Arabistan gibi henüz anlaşmalara katılmamış büyük güçler ise, mevcut şartlarda normalleşmenin imkânsız olduğunu sinyalledi. Bu durum, ABD'nin bölgedeki diplomatik girişimlerini de zora soktu. Biden yönetimi, İbrahim Anlaşmaları'nı genişleterek Suudi Arabistan'ı da dahil etmeyi hedefliyordu, ancak İran savaşı bu planları rafa kaldırdı.
Bölgesel boyutta, savaşın en büyük etkisi İsrail'in güvenlik doktrininde yaşandı. İsrail, artık İran'ı sadece nükleer bir tehdit olarak değil, konvansiyonel bir askeri tehdit olarak da görmek zorunda. Bu durum, İsrail'in Arap ülkeleriyle güvenlik işbirliğini artırsa da, bu işbirliğinin siyasi bir çerçeveye oturtulması giderek zorlaşıyor. Arap ülkeleri, İran tehdidine karşı İsrail ile istihbarat paylaşımı ve hava savunma işbirliği yapmak istese de, bunu kamuoyu önünde meşrulaştıracak bir siyasi zemin kalmadı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran savaşının İbrahim Anlaşmaları'nı çökertmesi, Türk dış politikası açısından önemli fırsatlar ve riskler barındırıyor. Türkiye, başından beri Filistin sorununun göz ardı edildiği bu anlaşmalara mesafeli yaklaşmıştı. Savaşın ardından Ankara'nın Filistin davasına verdiği destek bölgede daha fazla karşılık bulabilir. Öte yandan, Türkiye'nin İran ile dengeli ilişkileri ve Katar ile olan stratejik ortaklığı, yeni bölgesel denklemde elini güçlendirebilir. Ancak savaşın tırmanması, Türkiye'nin güney sınırlarında güvenlik riskini artırmakta; ayrıca enerji hatlarının güvenliği ve bölgesel ticaret yolları açısından tehdit oluşturmaktadır.