Trump yönetimi yetkilileri, İran ile devam eden çatışma hakkında konuşurken “savaş” kelimesinden uzak durmaya çalışıyor. Bu tutum, askeri müdahalenin hukuki ve siyasi çerçevesini yeniden tanımlama çabası olarak yorumlanıyor. Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamalarda, İran'a yönelik eylemler için “sınırlı operasyon”, “caydırıcılık” veya “savunma tedbiri” gibi ifadeler tercih ediliyor. Oysa sahada yaşananlar, geniş kapsamlı bir askeri çatışmanın işaretlerini veriyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD yönetimi, İran ile artan gerilim karşısında “savaş” kelimesini kullanmaktan özenle kaçınıyor. Üst düzey yetkililer, yaptıkları basın açıklamalarında ve kongre bilgilendirmelerinde, İran'a yönelik askeri faaliyetleri tanımlarken “çatışma”, “operasyon” veya “karşılık” gibi daha yumuşak ifadeleri tercih ediyor. Bu dil tercihi, hem uluslararası hukuk hem de iç siyaset açısından önemli sonuçlar doğurabilir.
ABD Anayasası'na göre, Kongre'nin onayı olmadan uzun süreli bir savaşa girmek yasal olarak tartışmalı. Trump yönetimi, 2001 ve 2002 tarihli Askeri Kuvvet Kullanma Yetkisi (AUMF) yasalarına atıfta bulunarak eylemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor. Ancak bu yetkilerin İran'a yönelik geniş çaplı bir çatışmayı kapsamadığı konusunda hukukçular arasında görüş birliği yok. Yönetimin “savaş” demekten kaçınması, olası bir yasal itirazın önünü kesme amacı taşıyor.
Diğer yandan, İran da benzer bir dil stratejisi izliyor. Tahran yönetimi, ABD'nin yaptırımlarını ve askeri varlığını “ekonomik savaş” ve “psikolojik savaş” olarak nitelendirirken, doğrudan askeri çatışmayı “savunma” olarak çerçeveliyor. Her iki tarafın da “savaş” kelimesinden kaçınması, fiili durumun tanımı üzerinden bir meşruiyet mücadelesi yaşandığını gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran ile ABD arasındaki gerilim, yalnızca ikili bir mesele değil. Basra Körfezi'ndeki güvenlik dinamikleri, küresel petrol arzı ve bölgesel aktörlerin (Suudi Arabistan, İsrail, BAE) tutumları, çatışmanın seyrini etkiliyor. ABD'nin “savaş” demekten kaçınması, müttefiklerini de zor durumda bırakıyor. NATO içinde bazı üyeler, ABD'nin İran politikasına mesafeli dururken, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ediyor.
Uluslararası hukuk açısından ise, bir çatışmanın “savaş” olarak nitelendirilmesi, Cenevre Sözleşmeleri ve diğer insancıl hukuk kurallarının uygulanmasını beraberinde getiriyor. ABD yönetiminin bu tanımdan kaçınması, sivil kayıplar ve savaş suçu iddiaları karşısında hukuki koruma sağlama çabası olarak da okunabilir. Ancak insan hakları örgütleri, dil oyunlarının sorumluluktan kaçınma aracı olarak kullanılmasını eleştiriyor.
Kongre'de ise her iki partiden de tepkiler yükseliyor. Bazı Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, yönetimin Kongre'yi yeterince bilgilendirmediğini ve anayasal yetkileri aştığını savunuyor. Yakın zamanda yapılan kapalı kapılar ardındaki brifinglerde, milletvekillerine sunulan bilgilerin sınırlı olduğu belirtiliyor. Bu durum, olası bir askeri tırmanmanın iç siyasette krize yol açabileceğini gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile ABD arasındaki gerilimde denge politikası izliyor. Bir yandan NATO müttefiki ABD ile ilişkilerini korurken, diğer yandan komşusu İran ile ekonomik ve siyasi bağlarını sürdürüyor. ABD'nin “savaş” söyleminden kaçınması, Türkiye'nin bölgesel istikrarı koruma çabalarını zorlaştırıyor; zira belirsizlik ortamı, enerji fiyatları ve sınır güvenliği üzerinden doğrudan Türkiye'yi etkiliyor. Türkiye, olası bir çatışmanın yayılmasını önlemek için diplomatik kanalları açık tutmaya çalışıyor. Ayrıca, ABD'nin yasal tanımdan kaçınması, Türkiye'nin uluslararası hukuk temelinde pozisyon almasını da güçleştiriyor. Bu nedenle Ankara, taraflar arasında diyalog zemininin güçlendirilmesi çağrısını yineliyor.