İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in yönetim üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmesi, Washington ile Tahran arasındaki diplomasinin çökmesindeki en kritik faktör olarak öne çıkıyor. İslamabad Mutabakatı'nın oluşturduğu 60 günlük müzakere penceresi, iki ülke arasında kalıcı bir anlaşma sağlanamadan Pazartesi günü sona erdi. Pakistan'ın arabuluculuğunda ve Katar'ın katkılarıyla 17 Haziran'da imzalanan 14 maddelik çerçeve, kırılgan ateşkesi kalıcı bir barışa dönüştürmeyi hedefliyordu; ancak süreç, Tahran'ın müzakere masasından çekilmesiyle sonuçsuz kaldı.
Diplomasinin Çöküşü ve Hamaney Faktörü
İslamabad Mutabakatı, taraflar arasındaki gerilimi azaltmak ve nükleer program ile bölgesel nüfuz mücadelesi gibi temel anlaşmazlık konularında müzakere zeminini genişletmek amacıyla hazırlanmıştı. Ancak sürecin başından itibaren İran tarafında yaşanan iç siyasi dengeler, müzakerelerin seyrini doğrudan etkiledi. Özellikle reformist hükümetin müzakere konusundaki istekliliğine rağmen, Hamaney'in muhafazakar çizgisinin her adımı veto ettiği belirtiliyor.
Uzmanlara göre, Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptırımları hafifletme taahhüdü ile İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlama önerisi arasında köprü kurmak, Hamaney'in güvenlik parametreleriyle uyumlu değildi. Dini liderin, müzakere sürecini "Batı'nın bir oyunu" olarak görmesi ve rejimin meşruiyetini pekiştiren bir araç olarak kullanmaktan çekinmemesi, diplomatik çözümün önündeki en büyük engel olarak görülüyor.
Pakistan ve Katar'ın yoğun çabalarına rağmen, İran tarafının özellikle müfettişlerin denetim yetkileri ve balistik füze programı gibi konulardaki katı tutumu, müzakereleri tıkadı. Amerikan tarafı ise, İran'ın bölgesel vekil güçleri aracılığıyla istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine son vermesini şart koşuyordu. Bu çıkmaz, 60 günlük sürenin dolmasıyla birlikte diplomatik kanalların geçici olarak devre dışı kaldığına işaret ediyor.
Bölgesel ve Küresel Etkiler
Diplomasinin çökmesi, Orta Doğu'da tansiyonu yeniden yükseltti. İran'ın nükleer programındaki ilerlemelerine dair uluslararası endişeler artarken, Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki müttefikleri, özellikle İsrail ve Suudi Arabistan, Tahran'a karşı daha sert bir tutum alınmasını savunuyor. İsrail'in İran'ın nükleer tesislerine yönelik askeri seçenekleri masada tuttuğu bilinirken, bu durum bölgede yeni bir çatışma riskini artırıyor.
Diğer yandan, Çin ve Rusya'nın İran ile olan enerji ve askeri iş birlikleri, Batı'nın yaptırım politikasının etkinliğini zayıflatıyor. İran'ın petrol ihracatını Çin'e yönlendirmesi ve Rusya'dan aldığı savunma sistemleri, Tahran'ın müzakere masasına dönme motivasyonunu azaltan faktörler arasında. Bu tablo, ABD'nin İran'a yönelik "maksimum baskı" politikasının sürdürülebilirliğini sorgulatıyor.
Ayrıca, diplomatik sürecin başarısızlığı, uluslararası toplumun Orta Doğu'da kalıcı istikrar sağlama çabalarına darbe vurmuş durumda. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği'nin arabuluculuk girişimleri, İran'ın müzakere masasına dönmemesi halinde etkisiz kalabilir. Bu da, bölgedeki insani krizlerin ve göç dalgalarının daha da derinleşmesine yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran ile ABD arasındaki diplomasinin çökmesi, Türkiye'yi doğrudan etkileyen bir gelişmedir. Türkiye, İran ile komşu olmanın yanı sıra, enerji ithalatında önemli ölçüde Tahran'a bağımlıdır. Bu nedenle, İran'a yönelik olası yeni yaptırımlar, Türkiye'nin enerji güvenliğini tehdit edebilir. Ayrıca, Suriye ve Irak'ta iş birliği yaptığı İran'la ilişkilerini dengelemek zorunda olan Türkiye, ABD'nin bölgesel politikalarındaki belirsizlikten de etkilenmektedir. Ankara, bu süreçte hem İran'la hem de Batı'yla diyaloğunu sürdürerek, bölgesel krizin Türkiye'ye sıçramasını engellemeye çalışacaktır.